Başkanın Konuşmaları

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Anayasa Mahkemesinin kuruluşunun 57. yıldönümü nedeniyle düzenlediğimiz törene hoşgeldiniz, şeref verdiniz. Sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği üzere Türkiye’de anayasa yargısı fikri Anayasa Mahkemesinin kuruluşundan çok daha geriye gider. Ziya Gökalp, henüz Cumhuriyet kurulmadan kaleme aldığı “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısında anayasa yargısına olan ihtiyaçtan bahsetmiştir. Gökalp’e göre bir memlekette en büyük hürmet ve itaat kanunların en mukaddesi olan Anayasa’ya gösterilmelidir. Bu hürmet, ancak bütün kanunların Kanunu Esasiye uygun olmasıyla tezahür edecektir.

Gökalp, kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyecek bir yargı mercii olmaksızın bunun uygulamada mümkün olmayacağını biliyor, bu nedenle de mutlaka bu amaçla bir “Yüce Mahkeme”nin, aslında bir Anayasa Mahkemesinin kurulması gerektiğini savunuyordu. Benzer düşünceler sonraki süreçte zaman zaman dile getirilmişse de Anayasa Mahkemesinin kurulması Gökalp’in yazısından kırk yıl sonra gerçekleşmiştir.

Kurulduğu yıldan itibaren Anayasa Mahkemesinin görev alanı bakımından üç önemli evreden bahsedilebilir. 2012 yılına kadar olan birinci evrede Anayasa Mahkemesi esas itibariyle kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen bir yüksek yargı organı olarak faaliyet göstermiştir.

2012 yılından itibaren Türk anayasa yargısının ikinci evresi başlamıştır. 2010 Anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesinin yapısı ve üye sayısını da değiştirecek şekilde bireysel başvuru yolunu hukuk sistemine kazandırmıştır. Böylece Anayasa Mahkemesinin görev alanı bireysel başvuruyu da içine alarak genişlemiştir.

Esasen bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesinin sadece görev alanını genişletmemiş, onun yargısal paradigmasını da değiştirmiştir. Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuruyla birlikte bireyi ve onun temel hak ve hürriyetlerini esas alan bir yüksek yargı organına dönüşmüştür. Bu paradigma değişimi Anayasa Mahkemesinin diğer görev alanlarındaki yaklaşımını da etkilemiştir. Gerçekten de Mahkeme bireysel başvuruda geliştirdiği hak eksenli yaklaşımını norm denetimine de yansıtmıştır.

Bu etkileşimin en iyi örneklerinden biri 27 Aralık 2018 tarihli iptal kararında görülebilir. Anayasa Mahkemesi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 286. maddesinin, istinaf mahkemeleri tarafından ilk defa verilen mahkûmiyet kararlarına karşı temyiz yolunu kapatan ilgili hükmünü Anayasa’nın hak arama hürriyetini güvenceye alan 36. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Böylece daha önceki kararlarında hükmün denetlenmesini talep etme hakkına temkinli yaklaşan Mahkeme, bireyin muhtemel yargısal hatalar nedeniyle mağdur edilmesini önlemeye yönelik, hak eksenli paradigmaya uygun önemli bir adım atmıştır.

Anayasa Mahkemesinin bu kararla attığı adım, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin aynı hakla ilgili sağladığı asgari güvencenin ötesine geçmiş, bireylere ondan çok daha yüksek bir koruma standardı sağlamıştır. Öte yandan iptal kararının Resmî Gazete’de yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra kanun koyucunun Anayasa’ya aykırılığı gidermek için gerekli kanun değişikliğini yapmış olması da memnuniyet vericidir.

Türk anayasa yargısında üçüncü evrenin, 2017 anayasa değişikliğinden başladığını söyleyebiliriz. 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasallık denetimi yetkisi Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Böylece Anayasa Mahkemesinin görev alanı, yasama işlemlerinin yanında, yürütmenin ilk elden düzenleyici işlemi mahiyetinde olan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yargısal denetimini de içine alacak şekilde genişletilmiştir.

2017 anayasa değişikliği ile benimsenen yeni sistemin en önemli kurumu, tabir yerindeyse “alamet-i farikası” Cumhurbaşkanlığı kararnameleridir. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasallık denetimi, yeni sistemin üzerine dayanması gereken denetleme ve dengeleme mekanizması bakımından hayati derecede önemlidir.

Esasen anayasa değişiklikleri gerçekleştiği andan itibaren Mahkememiz konuyla ilgili hazırlıklara başlamış, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri hakkında düşünen ve yazan akademisyenlerin de katkılarıyla yoğun bir çalışma temposu içine girmiştir.

Bu kapsamda bu yıl düzenlenen sempozyumun konusunu da “Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimi ve anayasallık denetimi” olarak belirledik. Bu vesileyle öğleden sonra başlayacak olan sempozyuma bildirileriyle ve katılımlarıyla katkı sunacak olan tüm hocalarımıza ve katılımcılara şimdiden teşekkür ederim.

Hiç kuşkusuz anayasal sistemimizde Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yeni bir kurumdur. Anayasa bu kararnamelere ilişkin temel esasları, ilkeleri, sınırları ve bunların kanunla ilişkisini düzenlemiştir. Anayasa Mahkemesinin görevi ise söz konusu anayasal hükümleri uygulamak suretiyle önündeki iptali talep edilen Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasa’ya uygunluk denetimini gerçekleştirmektir.

Anayasa Mahkemesinin bu kararları sadece Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimini açıklığa kavuşturma anlamına gelmeyecek, aynı zamanda yeni hükümet sisteminde yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerin mahiyetine de önemli ölçüde ışık tutacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türk anayasa yargısının yukarıda ifade edilen üç evresi, aynı zamanda Osmanlı’dan bugüne devam eden anayasacılık hareketlerinin de bir parçasıdır. Sened-i İttifakla başlayan ve iki asrı aşan anayasacılık tarihimiz dikkate alındığında anayasa kimliğimizde belirli bir sürekliliğin olduğunu söyleyebiliriz. Hiç kuşkusuz hükümet sistemi ve yönetim tekniğine ilişkin bazı değişiklikler, anayasal kimliği belli ölçüde etkilemiştir. Ancak, bu durum söz konusu kimliğin temel esaslarını değiştirmemiştir.

Anayasa kimliğimizin en iyi ifade edildiği yer Anayasa’nın 2. maddesidir. Buna göre insan hakları, demokrasi, laiklik, sosyal devlet ve hukuk devleti Türk anayasa kimliğinin temel unsurlarını teşkil etmektedir. Diğer yandan 1876 tarihli Kanunu Esasi’den bu yana devletin bölünmez bütünlüğü de anayasa kimliğinin süreklilik arzeden bir parçası olmuştur. Anayasa Mahkemesi verdiği kararlar üzerinden anayasa koyucunun belirlediği bu ilkelerin yorumlanması, kapsamlarının belirlenmesi ve uygulanması görevini yerine getirmektedir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, hukukun üstünlüğü veya hukuk devleti anayasal kimliği bir bütün olarak belirleyen en temel ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi birçok kararında Anayasa’nın 2. maddesinde güvenceye alınan hukuk devletini Anayasa’nın tüm maddelerinin yorumlanması ve uygulanmasında göz önünde bulundurulması gereken bir ilke olarak nitelendirmiştir. Gerçekten de genelde anayasacılığın özelde de anayasa yargısının amacı, bireyin temel hak ve hürriyetlerini teminat altına almak için devletin hukuka tâbi olmasını sağlamaktır.

Demokrasiyi özgürlükler rejimi kılan ilkelerden biri de hiç kuşkusuz kuvvetler ayrılığıdır. Kuvvetler ayrılığı, gücün temerküzünü engelleyerek, denge ve denetleme sistemiyle temel hak ve özgürlüklerin korunmasına katkı yapan en önemli ilkelerden biridir.

Kuvvetler ayrılığı fikri, bizde Osmanlı Devletinin son döneminden itibaren savunulmuştur. İlk anayasa hukukçularımızdan olan Babanzâde İsmail Hakkı, 1913 yılında yayınlanan Hukuk-ı Esasiye adlı kitabında kuvvetler ayrılığının aslında insanın doğasında bulunduğunu, hür olan insanın kanun koyma, bunu uygulama ve ortaya çıkan uyuşmazlıkları yargısal olarak çözme kuvvetlerinin olduğunu anlatmıştır. Aynı şekilde 1924 Anayasası’nın hazırlık çalışmalarına da katılmış olan Ahmet Ağaoğlu’na göre “hür ve demokratik bir devlet makinesi kurulurken” yapılması gereken, milli egemenliğin tezahürü olan üç erki (yasama, yürütme ve yargı) birbirinden ayırmak ve bunlar arasındaki ilişkileri ahenkli şekilde düzenlemektir.

Bugün de Türk anayasal sisteminin önemli bir unsuru olan kuvvetler ayrılığı, Anayasa’nın Başlangıç kısmında “belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği” olarak tanımlanmıştır. Bu tanımda “işbölümü”nün her bir devlet organının anayasal yetkilerini kullanarak kendilerine verilen görevleri yerine getirmek anlamına geldiği açıktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında kuvvetler ayrılığı uyarınca “her erkin Anayasa tarafından belirlenmiş yetki sahasında kalması ve diğer erkin yetkisine müdahale etmemesinin sağlanması” gerektiği vurgulanmıştır.

Devlet organlarının Türkiye Cumhuriyetini “çağdaş medeniyet düzeyi”nin ötesine taşıma ortak hedefine yönelik olarak birlikte çalışması ise “işbirliği”ni ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesine göre kuvvetler ayrılığı ilkesi erklerin birbirleriyle bağlantısız bir şekilde çalışmalarını değil aksine,  kendi anayasal yetkilerini kullanarak işbirliği içinde çalışmalarını gerektirmektedir. Bu bağlamda kuvvetler ayrılığı, hiçbir şekilde kuvvetler çatışması değildir.

Anayasal kimliğimizin temel unsurlarından olan hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı, yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olmasını gerektirmektedir. Bu anlamda yargı bağımsızlığı demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerindendir. Esasen bu durum tüm hukuk sistemleri için ve her dönemde geçerlidir.

Diğer yandan son yıllarda yaşadığımız tecrübeler, yargının sadece yasama ve yürütmeye karşı değil aynı zamanda her türlü paralel yapı ve oluşuma karşı da bağımsız olması gerektiğini göstermiştir. Hâkim hiçbir şart ve ahval altında aklını ve vicdanını başkasına emanet edemez.

Tam da bu nedenle Anayasa uyarınca görevlerinde bağımsız ve tarafsız olan hâkimler Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler.  Bu anayasal hüküm aynı zamanda yargı etiğinin evrensel kurallarından birini teşkil etmektedir. Nitekim Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından kısa süre önce Resmî Gazete’de yayınlanan Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin 2. maddesi de Anayasa’nın 138. maddesiyle uyumlu olarak yargı bağımsızlığını düzenlemiştir.  Buna göre hâkim ve savcılar “bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler”.

Son olarak belirtmek gerekir ki, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve yargısal denetim gibi kavram ve kurumların varlığı, bireyin temel hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması bakımından gerekli, ancak yeterli değildir. Bu noktada, Türkiye’de anayasa yargısının öncülerinden olan ve daha 1948 yılında bir Anayasa Mahkemesinin kurulması gerektiğini söyleyen merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’e kulak vermek gerekir. Başgil temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yönelik asıl teminatın eğitimle kazanılabilecek olan “hürriyet ve demokrasi terbiyesi”nden geçtiğini belirtmiştir.

Başgil’e göre “Anayasaların en iyisi, en iyi ve en kolay tatbik edilenidir”. Bu bağlamda Ali Fuad Başgil anayasanın uygulanması ve ona uyulmasının esas olduğunu belirterek anayasal kurumların ve sistemin tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini vurgulamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Anayasa Mahkemesinin görev alanının genişlemesi, doğal olarak iş yükünü de artırmıştır. Gerek bireysel başvuruda gerekse de norm denetiminde her geçen gün artan bir işyüküyle karşı karşıyayız.

Bireysel başvuruda bugün itibariyle derdest başvurul sayısı 42 bin civarındadır. Derdest başvuruların % 95’lik kısmı 2017 yılı ve sonrasına aittir.

Norm denetiminde ise 76’sı iptal davası, 28’i de itiraz başvurusu olmak üzere toplam 104 derdest dosya bulunmaktadır. İptal davalarının norm denetimi içerisindeki oranı yaklaşık yüzde 73, itiraz başvurularının oranı ise yaklaşık yüzde 27’dir. Bir önceki yılın istatistiği dikkate alındığında da gelen işin yarısından fazlası iptal davalarıdır. Buna karşılık 2017 yılında iptal davalarının norm denetiminde gelen işe oranı yüzde 11, itiraz başvurusunun ise yüzde 89’dur. Önceki yıllarda da itiraz başvurularının iptal davalarına göre oranının genel olarak hep daha yüksek olduğu görülmüştür. Şu halde, son iki yıldır norm denetiminde iptal davalarının sayısı çok hızlı bir yükseliş göstermiştir.

Öte yandan iptal davalarının yaklaşık yüzde 70’i kanunlaşan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri ile Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden oluşmaktadır. Şu anda Mahkeme’nin önünde anayasallık denetimi yapılacak olan 21 Cumhurbaşkanlığı kararnamesi bulunmaktadır.

Bu istatistiklerin de ortaya koyduğu üzere önümüzdeki dönemde norm denetiminde verilecek kararların ağırlığını kanunlaşan OHAL KHK’ları ile Cumhurbaşkanlığı kararnameleri oluşturacaktır. Belirtmek gerekir ki, itiraz başvurularının aksine, iptal davasına konu olan kanun ya da kararnameler çok sayıda kuralı içerdiğinden bu davaların hazırlık ve karar süreci süreci çok daha uzun olmaktadır.

Konuşmama son vermeden önce, yoğun iş yüküyle mücadele ederek, nitelikli kararlar vermek için fedakârca çalışan tüm mensuplarımıza katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu vesileyle Mahkememizden emekli olan üyelerimiz ve personelimizden vefat edenlere de Allah’tan rahmet, hayatta olanlara da sağlık ve afiyet diliyorum.

Öğleden sonra başlayacak olan sempozyumun başarılı ve verimli geçmesini temenni ediyorum. Değerli sunumlarıyla sempozyuma katkı sunacak olan saygıdeğer hocalarımıza ve tüm katılımcılara şimdiden bir kez daha teşekkür ediyorum.

Törenimizi teşriflerinizden ve beni sabırla dinlediğinizden dolayı şükranlarımı sunuyor, güzel ve sağlıklı günler diliyorum.

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

Değerli Katılımcılar,

Sizleri en içten duygularımla saygıyla selamlıyorum.

Her birimizin fikriyatının ve kimliğinin şekillenmesinde bazı simalar çok özel rol oynamıştır. Bu anlamda benim için “iki Ali”nin özel bir yeri var. Lise yıllarının başlarında Ali Fuat Başgil’in, üniversitede ise Aliya İzzetbegoviç’in fikirleriyle tanıştım.

Geçen yıl merhum İzzetbegoviç’in mezun olduğu Saraybosna Üniversitesi Hukuk Fakültesinde bir konferansta onun hukuk ve adalet anlayışı üzerine bir konuşma yapma fırsatı bulmuştum. Şimdi de rahmetli Başgil’in hayatının önemli bir kısmını geçirdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde onun anısına hazırlanan armağanın takdim töreninde ve sempozyumda bulunmaktan büyük bir mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.

Hiç kuşkusuz Başgil ve İzzetbegoviç farklı dönemlerin ve coğrafyaların insanlarıdır. Ancak bu durum, ortak yanlarını tespite engel değildir. Her şeyden evvel her ikisi de kelamı ve kalemi çok kuvvetli, Doğunun ve Batının ilmine ve hikmetine vakıf, toplumun değerleriyle barışık olan gerçek anlamda aydınlardı. Vefatlarından sonra geriye konferans konuşmaları, mülakatlar, makaleler ve monografilerden oluşan onlarca ciltlik ve binlerce sayfalık bir külliyat bıraktılar.

Diğer yandan her ikisi de teori ve pratiği, düşünce ve eylemi kişiliklerinde mecz etmiş çok boyutlu, çok yönlü insanlardı. Bilindiği üzere Aliya meslek olarak hukukçu olmanın yanında aynı zamanda bir mütefekkir, komutan, lider, siyasetçi ve devlet adamıydı.

Başgil de, Armağandaki yazımın giriş kısmında da belirttiğim gibi, birbiriyle ilişkili, iç içe geçen en az üç boyutlu bir kimliğe sahipti. Başgil, öncelikle üretken, verimli bir teşkilatı esasiye hukukçusuydu. Türkiye’de sadece laiklik konusunda yazdıklarıyla değil, anayasa yargısına dair fikirleriyle de bir öncüydü.

İkincisi, temel hak ve hürriyetler, demokrasi, din, inanç, eğitim ve dil gibi konularda konferanslar ve gazete yazılarıyla toplumu bilgilendiren bir eğitimciydi. Başgil aslında teknik sayılabilecek bu konuları, kullandığı sade dil ve üslubuyla geniş kitlelere aktarma başarısını göstermiştir. Gerçekten de Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, Başgil’in “yazıları, gazetelerden kesilmiş, Erzurum köylerinde dağdaki bir köylünün kasketinin altında veya Adana’da bir köylü odasının duvarında levhalanmış duruyordu”.

Ali Fuat Başgil’in üçüncü önemli özelliği de muhtemelen geniş kitlelerin kendisine yönelik teveccühünün de etkisiyle, siyasete kayıtsız kalmamış olmasıdır. Başgil günlük siyasi gelişmeleri yorumlayan, gazete yazıları ve konuşmalar yoluyla görüşlerini kamuoyuyla paylaşan, nihayet 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra aktif siyasete giren, tehdit üzerine siyasetten çekilen ve yurt dışına giden ancak siyasetten de kopamayan, 1965 seçimlerinde milletvekili seçilerek Mecliste Anayasa Komisyonu Başkanlığı yapan bir siyasetçidir.

Anayasa hukukçusu, eğitimci ve siyasetçi Başgil’in doğal olarak fikri kimliği de yaşadığı dönemin etkilerini yansıtacak şekilde zengindir. Ali Fuat Başgil fikirlerini boşlukta oluşturmamıştır. Nihayetinde, kendi ifadesiyle, “Meşrutiyet ihtilalini”, ardından Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü, Cumhuriyetin kuruluşunu ve 27 Mayıs askeri darbesini görmüş olan birinden bahsediyoruz. Hiç kuşkusuz tüm bu olaylar ve yaşadığı dönem, herkes gibi, Başgil’in düşüncelerini de derinden etkilemiştir. Bu nedenle, herkes gibi Başgil’i de yaşadığı dönemin şartları içinde değerlendirmek gerekir.

Bu bağlamda Başgil’in düşünce hayatında kimi dönüşümlerin yaşandığı bilinmektedir. Genel olarak ifade etmek gerekirse, içinde yaşadığı dönemin de etkisiyle, 1930’lı yıllarda ve 1940’lı yılların ortalarına kadar açıkladığı görüşlerinde otoriteryen ve kolektivist eğilimler görülürken, özellikle İkinci Dünya Harbinden sonra bireyi ve onun özgürlüğünü esas alan “liberal-muhafazakâr” bir çizgi benimsediği bilinmektedir.

Değerli katılımcılar,

Ali Fuat Başgil’in yukarıda açıklamaya çalıştığım üç özelliğinden belki de en öne çıkanı onun anayasa hukukçuluğudur.

Bilindiği üzere anayasacılığın temelinde siyasi iktidarın etkili şekilde sınırlandırılması gerektiği düşüncesi yatar. Anayasa hukukçusu olarak Başgil’in çıkış noktası da aynıdır. Başgil’e göre Devlet, vatandaşların insan olmaktan kaynaklanan haklarını tanımak ve teminat altına almak için “hukuka tâbi olmak zorundadır”.

Bir “adalet rejimi” olarak demokrasinin çoğunluğun iktidarını sınırlayacak tedbirleri alması gerekir. Başgil’in ifadesiyle “ekseriyetin hükümeti demek olan modern demokrasi, efsanelerdeki kuyruğunu ısıran canavara benzememek için, bünyesinde sakladığı bu tehlikeyi önlemek ve tedbir almak, vatandaş hak ve hürriyetlerini garantiye bağlamak ve bunun için teminat müesseseleri kurmak zorundadır”. Ancak bu kurumlar sayesinde demokrasi, “hürriyet ve hakkaniyet rejimi” olabilir.

Başgil, siyasal iktidarı sınırlandırma konusunda “birbirini ikmal ve takviye eden” üç tedbir öngörmektedir. Bu tedbirler;

(1) Anayasa’da devlet organlarını ve bunlar karşısında vatandaşların hak ve vazifelerini açık bir şekilde tarif ve tespit etmek;

(2) Anayasa’nın diğer kanunlar karşısında üstünlüğünü kabul ederek, sert anayasa sistemi yoluyla bu üstünlüğü korumak;

(3) Kanunların Anayasa’ya uygunluğunu tarafsız bir yargı organının denetimi altına koymaktır.

Bu bağlamda tedbirlerden ilki kuvvetler ayrılığı ilkesini içermektedir. Başgil, Montesquieu’ya atıfla şöyle der: “Devletin üç fonksiyonu bir elde toplanınca, istibdat ve tahakküm zuhur etmekte ve o memlekette hakkın ve hürriyetin teminatı kalmamaktadır…”

Başgil, kuvvetler ayrılığı ile demokrasi arasındaki sıkı ilişkiyi şu sözlerle anlatmıştır: “Ferdin hak ve hürriyetlerinin teminata bağlanmadığı bir memlekette demokrasi yoktur. Fert hürriyetlerini teminata bağlayan bir prensip olmak itibariyle, kuvvetler ayrılığı demokrasi rejiminin temel taşlarından biridir”.

Başgil’in temel hakların teminatı bağlamında ikinci önerisi, “anayasanın üstünlüğü” ilkesinin hayata geçirilmesidir. Ona göre anayasanın üstünlüğü meselesi “demokrasi hukukunun mihveri”dir. Başka bir ifadeyle, demokrasinin varlığını devam ettirmesi anayasanın üstünlüğünün korunmasına bağlıdır. Başgil’in ifadesiyle “anayasanın üstünlüğüne dayanmayan bir demokrasi er, geç oligarşiye istihale etmeye mahkûmdur”.

Başgil’in temel hak ve hürriyetlerin teminatı olarak gördüğü kurumların üçüncüsü ve belki de en önemlisi anayasa yargısıdır. Başgil, meslek hayatı boyunca anayasa yargısı fikrini, anayasanın üstünlüğü temelinde savunan bir esas teşkilat hukukçusu olmuştur.

1924 Anayasası’nın 103. maddesindeki “Hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz” hükmünün nasıl hayata geçirileceği, bu kapsamda kanunların anayasaya uygunluğu denetimine izin verilip verilmediği meselesi dönemin en tartışmalı konularından biri olmuştur.

1924 Anayasası döneminde kanunların iptal davasına konu edilemeyeceği hususunda görüş ayrılığı yoktu. Aynı şekilde kişilerin mahkemeler önünde bir kanun hakkında aykırılık davası açma yetkilerinin olmadığı da kabul edilmekteydi. Tartışma mahkemelerin davada uygulayacakları kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığını defi yoluyla inceleme yetkisine sahip olup olmadıkları noktasında odaklanmaktaydı.

Ali Fuat Başgil ve bazı anayasa hukukçuları mahkemelerin defi yoluyla bu denetimi yapabileceklerini, dahası yapmaları gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüşün temelinde hiç kuşkusuz anayasanın üstünlüğü fikri vardı. Buna göre her kanun, kurallar hiyerarşisinin en tepesinde bulunan Anayasa’ya uygun olmak zorundadır. Hukuki kurallar meşruiyetini son kertede Anayasa’dan alırlar. Başgil’in ifadesiyle “Teşkilat Kanunu’nun hududunu aşan her nevi karar, kanun ve icraat hangi makamdan sadır olursa olsun, gayri meşrudur ve gayri kanunîdir; hukuken mevcudiyeti ve hiçbir kıymeti yoktur”.

1924 Anayasası’nın defi yolu dahil hiçbir şekilde kanunların Anayasa’ya uygunluğu denetimine izin vermediğini savunanlar görüşlerini iki temel argümana dayandırmışlardır. Birincisi, Anayasa’nın “Hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz.” hükmü ve diğer hükümleri hâkimlere değil kanun koyucuya hitap etmekte olup hâkimler tarafından doğrudan uygulanma kabiliyetine sahip değildir. İkincisi, Anayasa’nın 52. maddesinin nizamnamelerin (tüzüklerin) kanunlara uygunluğunun denetimi yetkisini bile hâkimlere bırakmadığı dikkate alındığında kanunların Anayasa’ya uygunluğunun denetiminin hâkimlere bırakılmadığı “evleviyetle” ileri sürülebilir.

Başgil, yargısal denetimin karşısındaki bu argümanların doğru olmadığını savunmuştur. Anayasa sadece kanun koyucuya değil, hâkimlere ve diğer kamu görevlilerine de hitap etmektedir. Bu nedenle “Hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz” hükmü mutlak bir anlam ifade etmekte, aynı zamanda hâkimleri de bağlamaktadır. Başka bir ifadeyle, hâkimler bir davada Anayasa’ya açıkça aykırı bir kanun hükmünü uyguladıklarında Anayasa’nın 103. maddesinin ikinci fıkrasına aykırı davranmış olacaklardır.

1924 Anayasası döneminde anayasallık denetiminin lehinde ve aleyhinde sunulan argümanlar, bazı mahkeme kararlarına da yansımıştır. Konunun açıkça tartışıldığı ilk karar Akşehir Asliye Hukuk Hâkimi tarafından verilmiştir. Kararın Yargıtay tarafından bozulması üzerine Hâkim Refik Gür ilk kararında direnmiştir. Direnme kararında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gelişmelere atıf yapılmış, Türk Anayasası’nın da hâkime anayasallık denetimi yapma yetkisini verdiği, aksi takdirde Anayasa’ya muhalif kanunun tatbikinin söz konusu olacağı, bunun da bizatihi Anayasa’ya aykırılık teşkil edeceği belirtilmiştir.

Akşehir Asliye Hukuk hâkiminin direnme kararı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından “evvelki hükümde ısrar edilmesi yolsuz bulunduğundan” bozulmuştur. Bozma kararı, (a) kanunların Anayasa’ya aykırı olup olmadığını değerlendirme yetkisinin mahkemelere verildiğini kabul etmek için bu konuda anayasal veya yasal bir düzenleme bulunması gerektiği, (b) tüzüklerin kanuna aykırılığı iddiasının ancak TBMM tarafından tetkik edilebileceğine ilişkin anayasal hüküm, “tüzükten daha yüksek durumda olan kanunların Anayasa’ya aykırı olup olmadığı hususunun mahkemelerce tetkik edilemeyeceğine açık bir işaret” teşkil etmekte olduğu gerekçelerine dayandırılmıştır.

Ali Fuat Başgil, Gür’e yazdığı mektupta verilen hükmün ve gerekçesinin “cidden enteresan” olduğunu, gerek davanın esası gerekse de kanunların Anayasa’ya uygunluğu bakımından görüşlerine tamamıyla katıldığını ifade etmiştir.

Diğer yandan, Başgil’in anayasa yargısına ilişkin düşüncelerini bir bütün olarak anayasal sisteme yönelik değerlendirmeleri kapsamında ele almak gerekir. Başgil’e göre kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek bir Anayasa Mahkemesi kurulmuş olsaydı bile 1924 Anayasası’nın “eksik ve sakat sistemi” nedeniyle vatandaşların hak ve hürriyetlerini teminat altına almada en az üç nedenle başarılı olması mümkün değildi. Bu nedenler, Anayasa’da a) laiklik gibi din ve vicdan hürriyetinin kullanım alanını belirleyen bir ilkenin tarifinin yapılmamış olması, b) kanun koyucuya hak ve hürriyetleri dilediği gibi sınırlama yetkisinin verilmesi ve c) 1937 değişikliğiyle “devletçilik” prensibine yer verilmesidir.

Başgil, hak ve hürriyetlerin korunması için parlamentonun kanun şeklinde tecelli eden iradesini denetleyecek bağımsız bir yargı organına ihtiyaç olduğunu, ancak bu yetkinin mevcut mahkemelere mi yoksa ayrıca kurulacak yüksek bir “Anayasa Mahkemesi”ne mi verileceğinin bir tercih meselesi olduğunu belirtmiştir.

Başgil’in tercihi ikincisidir. Bu tercihi diğer mahkemelerin ve hâkimlerin tarafsızlığından şüphe ettiği için değil, “sırf kanunlar üzerindeki murakabe işinin geniş ve çok mükemmel bir ihtisas isteyen ve ayrı bir istiklal teçhizatına muhtaç olan bir iş olduğu” için yaptığını söylemiştir.

Esasen Başgil, Türkiye’de kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek bir müstakil mahkemenin kurulması yönündeki tercihini çok daha önce, 1948 yılında açıklamıştır. Başgil seçim kanununa ilişkin olarak kaleme aldığı kitapçıkta seçim ihtilaflarını çözmek üzere bir “Yüksek Seçim Mahkemesi” kurulmasını önermiş, kitapçığın sonuna da şu şekilde bir “not” eklemiştir: “Bu mahkemeye “Anayasa Mahkemesi” adı, teşkilâtı ve salâhiyeti verilerek kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddialarını da halle memur edilebilir. Ve bu suretle hukuka bağlı devlet sisteminin bizdeki en büyük bir eksiği ikmal edilmiş olur”.

Başgil, kurulacak olan Anayasa Mahkemesinin yetkilerinin sınırları, çalışma usulü gibi teknik hususların başka ülkelerin tecrübeleri ve ülkemizin ihtiyaçları dikkate alınarak karara bağlanabileceğini belirtmiştir. Burada “bütün mesele, vazıı kanunluk salahiyetinin suiistimaline meydan vermemek ve ferdin insanlık haklarını ölçüyü aşkın kanunlara çiğnetmemektir”.

Değerli Katılımcılar,

Başgil’in hak ve hürriyetlerin teminatları olarak savunduğu kuvvetler ayrılığı, Anayasa’nın üstünlüğü ve anayasa yargısına dair düşünceleri bugün de güncelliğini korumaktadır. Ancak Başgil’i asıl kalıcı ve güncel kılan, tüm bu ilke ve kurumların ötesinde gerçek teminatın eğitim/terbiyeden geçtiğini savunmuş olmasıdır. Gerçekten de Başgil, temel hak ve hürriyetlerin, anayasa yargısı, çift meclis ve referandum gibi hukuki ve siyasi tedbirlerle korunması gerektiğini savunmakla birlikte bunun yetersiz olduğunu da her fırsatta vurgulamıştır.

Bu nedenle demokrasi ve özgürlüklerin her şeyden önce ve her şeyin ötesinde bir eğitim/terbiye meselesi olduğunu savunmuştur. Başgil, Tanzimattan bu yana hürriyet rejiminin bir türlü yerleşmemesinin sebebini “hürriyet zevk ve terbiyemizin eksikliğinde” bulmuştur.

Diğer yandan, Başgil söz konusu terbiyenin fıtrî ya da ırkî değil, kesbî ve içtimaî olduğunu, bu nedenle de aile ve okul başta olmak üzere toplumsal kurumlarda alınan eğitimle kazanılabileceğini söyler. Demokrasi, bu anlamda, yerleşmesi için çaba sarfedilmesi ve hak edilmesi gereken bir hürriyet rejimidir. Başgil’in ifadesiyle “Hak ve hürriyet, bu nimetler üzerine titizlikle titreyen vakarlı insanların nasibidir.”

Ali Fuat Başgil kişiliği, fikirleri ve mücadelesi ile günümüze de ışık tutmaktadır. Ancak maalesef toplum olarak bu büyük hukukçuya hakettiği ilgiyi göstermekte yeterince cömert değiliz. Umarım İstanbul Hukuk Fakültesinin bu Armağanı gecikmiş de olsa Başgil Hoca’nın fikirlerine yönelik ilgiyi ve bilimsel çalışmaları canlandırmaya katkı yapar.

Sözlerimi tamamlarken bu tarihi binada toplanmamıza vesile olan Ali Fuat Başgil’i rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun. Dr. Ali Fuat Başgil adına yayınlanan Armağanın hayırlı olmasını, Sempozyumun başarılı geçmesini temenni ediyor, hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum.


Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesine yeni seçilen üyemizin andiçme törenine hoş geldiniz, şeref verdiniz. Sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle birazdan and içerek görevine başlayacak olan üyemiz Yıldız Seferinoğlu’nu tebrik ediyor, yeni görevinin kendisi, ailesi, Anayasa Mahkemesi ve ülkemiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum. Sayın Seferinoğlu’nun engin mesleki tecrübesiyle Anayasa Mahkemesine katkılar yapacağına olan inancımı ifade etmek istiyorum.

Bilindiği üzere, kamusal görev ifa eden kişilerin göreve başlarken yemin etmeleri evrensel bir uygulamadır. Bu bir sadakat ve taahhüt beyanıdır. Burada amaç, göreve başlayanlara sadakat borçlu oldukları değerler ile uymayı taahhüt ettikleri tutum ve davranışları, daha yolun başındayken hatırlatmaktır.

Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi üyeleri olarak göreve başlarken, bir yandan Anayasayı ve temel hak ve hürriyetleri koruyacağımıza dair söz veriyoruz. Diğer yandan da görevimizi yaparken her türlü etki ve kaygıdan uzak olarak sadece vicdanımızın emrine uyacağımızı taahhüt ediyoruz.

Esasen Anayasa Mahkemesinin varlık nedeni andiçme metninde özetlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın üstünlüğünü ve bireylerin temel haklarını, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı içinde korumakla görevli bir yüksek yargı kurumudur. Hiç kuşkusuz Mahkeme, Anayasayı koruma görevini anayasal sınırlar içerisinde hareket ederek yerine getirmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Kadim devlet geleneğimizde adalet, devletin varlığını devam ettirmesinin temel şartı olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hâcib, bin yıl önce yazdığı Kutadgu Bilig’de daha sonra Osmanlı devlet anlayışına da damgasını vuracak olan “adalet dairesi”ni çok iyi anlatmıştır. Adalet dairesi, merkezinde “adalet”in bulunduğu, bir iyi yönetim formülüdür.

Buna göre, “Memleket tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askerini beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir, halkın zengin olması için de adil kanunlar konulmalıdır”. Yusuf Has Hâcib'e göre, "Hangi bey memlekette âdil kanun koydu ise o, memleketini tanzim etmiş ve gününü aydınlatmıştır".

Bugün de önemli ölçüde geçerli olan “adalet dairesi”nin hayata geçmesi, devletin adil kanunlarla bağlı olmasına, daha güncel ifadeyle temel hak ve hürriyetlere dayanan hukuk devleti olarak örgütlenmesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle adalet, yönetimin hukukun üstünlüğüne dayanmasını ve bu yolla bireylerin temel hak ve hürriyetlerini korumasını gerektirmektedir.

Merhum Aliya İzzetbegoviç de siyasi ve hukuki meşruiyetin kaynağı olarak adaleti görür. Aliya’nın ifadesiyle “Güç ve kanun sadece adaletin vasıtalarıdır”. Bu yönüyle hukuk, adaletin gerçekleşmesinin en önemli aracıdır. Adalet devletin, hukuk da adaletin temelidir.

Hukuk, her toplum için ekmek, su ve teneffüs ettiğimiz hava kadar hayati bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla hukukun üstünlüğünün sağlanması ve sürdürülmesi, bir ülkenin geleceğinin teminatıdır.

Bu bağlamda Anayasa’da ifadesini bulan ve millî hedefimiz olan “çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma”, ancak tüm kural ve kurumlarıyla hukuk devletinin tesisiyle mümkündür. Tam da bu nedenle, hukuk devleti anayasal kimliğimizin temeline yerleştirilmiştir. Anayasa’nın 2. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti, diğer nitelikleri yanında, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk devletidir.

Hukuk devleti, temel hak ve hürriyetleri güvenceye alan devlettir. Geçen yüzyılın en etkili siyaset felsefecilerinden biri olan Robert Nozick’e göre “bireylerin hakları vardır” ve “bu haklar öylesine güçlü ve kapsamlıdır ki” devletin yetki haritasını belirler.

Anayasa mahkemeleri, özellikle bireysel başvuru yoluyla bu yetki haritasının sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu bağlamda ülkemizde 2010 anayasa değişikliğiyle bireysel başvurunun kabul edilmesi, temel hak ve hürriyetlerin korunması bakımından bir milattır.

Devrim niteliğindeki bu değişiklik, Türkiye’de anayasa yargısının bireysel başvurudan önce ve sonra olmak üzere iki dönemde incelenmesi sonucunu doğurmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu vesileyle, bir kez daha bu önemli kurumu hukuk sistemimize kazandırmada, başta zâtı âliniz olmak üzere, emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum. Aynı şekilde, tüm zorluklara rağmen, bireysel başvuruyu etkili bir hak arama yolu olarak uygulamaya çalışan Anayasa Mahkemesinin değerli üyeleri ve raportörleri ile her düzeyde görev yapan personelimize de buradan teşekkür ediyorum.

Bilindiği üzere bireysel başvuru yoluyla, temel hakların ihlal edildiği iddialarının uluslararası yargı organlarına taşınmadan iç hukukta incelenmesi mümkün hale gelmiştir. Esasen bireysel başvurunun pratik amacı da budur. Anayasa Mahkemesinin altı yıldır, bireysel başvuruya konu her hak ve hürriyetle ilgili verdiği nitelikli kararlar sayesinde bu amacın önemli ölçüde gerçekleştiğini memnuniyetle ifade etmek isterim. Bu nedenle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, her fırsatta Mahkememiz tarafından verilen kararlara atıfla bireysel başvuru yolunun etkili olduğunu, dolayısıyla kendisine başvurulmadan önce mutlaka tüketilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Anayasa Mahkemesi, artan iş yüküne rağmen bireysel başvuruları makul bir sürede sonuçlandırmaya gayret göstermektedir. 23 Eylül 2012’den bugüne kadar toplam 216 bin civarındaki başvurudan 176 bin kadarını sonuçlandırmış bulunmaktayız. Bu kapsamda, yapılan başvuruları karşılama oranımız da her geçen yıl artmaktadır. 2018 yılında Mahkemenin gelen bireysel başvuruları karara bağlama bakımından performansı yaklaşık % 93 olarak gerçekleşmiştir. Bu oranın alınan tedbirlerin etkisiyle bu yıl % 100’ün üzerine çıkmasını bekliyoruz.

Bilindiği gibi bireysel başvuru olağanüstü bir hak arama yoludur. Bu nedenle, bu kurum Anayasa Mahkemesini her türlü yargısal uyuşmazlığın nihai olarak çözüleceği bir temyiz merciine dönüştürmüş değildir. Mahkememizin bireysel başvurudaki kararları da bunu göstermektedir. Nitekim başvuruların çok büyük bir kısmı ya kanun yolu şikâyeti ya da başvuru şartlarını taşımayan şikâyet mahiyetinde olduğu için kabul edilemezlik kararlarıyla sonuçlanmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Mahkememizin önünde yoğun işyükü ve tamamen yeni olan hukuksal kurumlarla ilgili ilkeler geliştirme gibi bazı zorluklar vardır. Ancak, tüm zorluklara karşın, Anayasa Mahkemesi, norm denetiminde ve bireysel başvuruda 2012 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde hak-eksenli yaklaşımını devam ettirmektedir. Hak eksenli yaklaşım, temel hak ve hürriyetleri esas alan insanı yaşatma paradigmasına dayanmaktadır.

Mevlana diyor ki, “Beden Hz. Meryem’e benzer ve her birimiz o bedende bir İsa taşırız”. Dolayısıyla ne istiyorsanız onun sancısını, tutkusunu ve arzusunu taşıyacaksınız.

Anayasa Mahkemesi olarak, yine Mevlana’nın pergel metaforundan mülhem, bir ayağımız bu toprakların değerlerinde sabit, diğer ayağımızla tüm dünyaya açılarak anayasal adaletin tesisi için çaba gösteriyoruz. Anayasanın ve temel hak ve hürriyetlerin tam olarak korunduğu, karşılaştırmalı anayasa yargısında iyi uygulama örnekleri arasında yerini alan ideal bir anayasallık denetiminin derdini ve arzusunu taşıyoruz.

Zira biliyoruz ki, etkili bir anayasallık denetimi demokratik hukuk devletinin varlığını devam ettirmesinde hayati bir işlev görmektedir.

Konuşmamın sonunda, geçen yıl emekliye ayrılan değerli üyelerimiz Nuri Necipoğlu’na ve Osman Alifeyyaz Paksüt’e Anayasa Mahkemesine yaptıkları katkılardan dolayı bir kez daha teşekkür ediyor, kendilerine ve diğer tüm emekli mensuplarımıza huzurlu bir emeklilik dönemi diliyorum.

Yeni seçilen üyemiz Sayın Seferinoğlu’nu da tekrar tebrik ediyor, görevinde başarılar diliyorum.

Andiçme törenimizi teşriflerinizden dolayı hepinize şükranlarımı sunuyor, güzel ve huzurlu günler temenni ediyorum.


Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

Sayın Meclis Başkanım,

Değerli misafirler,

Öncelikle sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Nazik davetlerinden dolayı Kamu Başdenetçimiz Sayın Şeref Malkoç’a teşekkür ediyor, sempozyumun başarılı ve verimli geçmesini temenni ediyorum.

Basit bir soruyla başlamak istiyorum. Devlet niçin vardır? Bu soruya cevap olarak Doğu’da ve Batı’da ciltlerce kitap yazılmıştır. Kanaatimce, en tatmin edici cevaplardan biri, bu toprakların yetiştirdiği en önemli hukukçulardan olan rahmetli Ali Fuad Başgil’e aittir.

Başgil, Esas Teşkilat Hukuku kitabında soruyu şöyle formüle eder: “Bir memlekette meclisi, hükûmeti ve mahkemesile emreden ve yasaklar koyan bir otorite niçin vardır?” Cevabı da şöyledir: “O memleket insanlarının mesut yaşamalarını mümkün kılmak için”. İnsan ancak “emniyet ve hürriyet havası içinde” mesut olabilir. Bu nedenle, Ali Fuad Başgil’e göre devlet, “emniyet ve hürriyet temin etmek suretiyle vatandaşları huzur içinde yaşatmak” için vardır. (Ali Fuad Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, İstanbul, 1960, s.273).

Bunun yolu da devleti hukuka bağlı kılmaktan, başka bir ifadeyle tüm kural ve kurumlarıyla hukuk devletini tesis etmekten geçmektedir. Bu bağlamda bireylerin hak arama hürriyeti, hukuk devletinin vazgeçilmez teminatlarından biridir. Hak arama bizatihi bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve hürriyetlerin de etkili şekilde kullanılmasını sağlayan bir usuli güvence sağlamaktadır.

Aslında şikâyet ve başvuru hakkı uzun bir geçmişe sahiptir. Halkın şikâyetlerini dinlemek suretiyle haksızlıkların giderilmesi ve bu yolla adaletin sağlanması, devlet geleneğimizde kadim bir uygulamadır. Siyasetnamelerde devleti yöneten hükümdarlara belli aralıklarla halkın şikâyetlerini dinleme, onların dertlerine derman olma ve bu şekilde adaleti sağlamaları tavsiye edilmiştir.

Bu şekilde kurulan divanların bir amacı da adaletin tesis edildiğinin bilinmesini sağlamaktır. Nizamülmülk, Siyasetname’de hükümdarın haftada iki gün halkın şikâyetlerini dinlemesi ve hakkı yerine getirmesinin caydırıcı bir etkisi olduğunu anlatır. Bu uygulama memleketin her yerinde zalimlerin şikâyet korkusuyla kötülük yapmaktan çekinmesini sağlar.

Rahmetli Halil İnalcık Hoca, Osmanlı’da bu geleneğin devam ettiğini, “Şikâyât Defterleri”nden örnekler vererek çok iyi anlatır. Bu defterlerde halkın hemen hemen tüm kesimlerinin, gerek devlet görevlilerinin gerekse diğer kişilerin haksızlıklarını “arz-ı hal” ile merkezî yönetime ilettikleri görülmektedir. Şikâyet konuları da çeşitlidir. Kanuna aykırı şekilde alınan vergilerden kadı/mahkeme kararlarının uygulanmamasına kadar bir dizi mesele, şikâyet için arz-ı hal konusu yapılarak doğrudan padişaha gönderilmiştir. Bu şikâyetlere verilen cevaplar, yani hükümler de “Şikâyât Defterleri”ne işlenmiştir.

Bu defterlerdeki vesikalardan sadece bireysel şikâyetlerin değil, toplu şikâyet ve taleplerin de padişaha iletildiğini görüyoruz. Örneğin Halep kadı sicillerinde Halep eşrafının gönderdiği bir arz-ı hal vesikası vardır. 15 Kasım 1690 tarihli bu kayıtta kıtlık içindeki şehre hububat topladığı için mahkemede hazır olup resim toplayamayan, bu nedenle borç içinde ölen bir hâkimin durumu anlatılır. Hâkimin ailesinin yol parasını temin için ölümünden yeni hâkim göreve başlayıncaya kadar elde edilecek gelirin aileye verilmesi için Padişahın emri talep ediliyor. Talep uygun görülüyor ve hüküm olarak Halep’e gönderiliyor (Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adâlet, 2.Baskı, İstanbul, 2005, s.70).

Değerli katılımcılar,

Aslında bir anlamda bugünkü ombudsmanlık ve anayasa şikâyeti olarak da bilinen bireysel başvurunun kökenlerinde bu şikâyet ve arz-ı hal geleneği vardır. Ancak günümüzün karmaşık toplum hayatı ve aynı oranda çeşitlenen sorunlar uzmanlaşmayı ve kurumsallaşmayı beraberinde getirmiştir.

Hak arama yolları bakımından 2010 Anayasa değişikliği bir dönüm noktası olmuştur. Bu kapsamda ombudsmanlık olarak da adlandırılan Kamu Denetçiliği Kurumu ile Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu anayasal olarak yaşıttırlar. Her iki kurum da 2010 Anayasa değişikliği ile getirilmiş, ancak Kamu Denetçiliği 2013 yılında, yani bireysel başvurudan bir yıl sonra uygulamaya geçmiştir.

Anayasanın 74. maddesinde “kamu denetçisine başvurma hakkı” herkese tanınan bir temel hak olarak düzenlenmiştir. TBMM’ye bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler. Anayasanın 148. maddesi ise anayasal haklarının kamu gücü tarafından ihlal edildiğini düşünen herkese Anayasa Mahkemesine başvurma hakkı tanımıştır.

Bu kurumların amacı en geniş anlamda kamu otoritesi karşısında bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır. Bu itibarla belirtmek gerekir ki, her iki anayasal kurumun da ihdası, temel hakların korunması bakımından devrim niteliğinde gelişmelerdir. Bu hak arama yolları daha etkili şekilde kullanıldıkça ve uygulandıkça bunların ülkemiz için ne kadar büyük kazanım oldukları çok daha iyi anlaşılacaktır.

Hiç kuşkusuz hak arama yollarının amacı, haksızlığın giderilmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Başka bir ifadeyle hak arama yolları etkili olduğu müddetçe bir anlam ifade eder.

Bu etkililiğin iki temel şartı vardır. Birincisi, başvuruların makul bir süratle sonuçlandırılması gerekir. Başvuruların uzun süre sonuçlandırılmaması, başlı başına adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilmektedir. İkinci olarak, başvuru hakkında karar veren merciin kararının gereğinin yerine getirilmesi de etkililiğin önemli bir şartıdır.

Anayasa Mahkemesi, tüm zorluklara rağmen, 2012 yılından bu yana bireysel başvuru yolunun etkili olduğunu göstermiştir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bireysel başvurunun etkili bir iç hukuk yolu olduğunu her fırsatta vurgulamış, en son geçen hafta açıkladığı kararlarında da bunu bir kez daha teyit etmiştir.

Bu kararlarda AİHM 2015 yılı sonunda uygulanmaya başlanan sokağa çıkma yasaklarına ve bu kapsamda yürütülen operasyonlara ilişkin olarak yapılan başvuruları iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. AİHM bu kararlara konu şikâyetlerin Anayasa Mahkemesinde de derdest olduğunu belirtmiş ve bu şikâyetlerin öncelikle Anayasa Mahkemesince incelenmesi gerektiğine karar vermiştir. Strazburg Mahkemesi AYM’nin yaşam hakkı konusunda kendi içtihatlarıyla uyumlu kararlar verdiğine özellikle vurgu yapmıştır.

Gerçekten de Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında çok titiz incelemeler yapmış ve çok sayıda ihlal kararı vermiştir. Tüm bunları gözeten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, AYM’ye bireysel başvuru yolunun tüketilmesi gerektiğini söylemiştir. Böylece bazı kesimlerin Türkiye’de bireysel başvuru yolunun etkisiz olduğu yönündeki çabaları da bir kez daha başarısızlığa uğramıştır.

Değerli katılımcılar,

Gerek ombudsmanlık kurumunun gerekse bireysel başvuru yolunun etkili bir şekilde çalışması, ülkemizde temel hak ve hürriyetlerin korunması ve standardının yükseltilmesi bakımından hayati derecede önem taşımaktadır. Burada da sorumluluk sadece bu kurumlara değil, kararları uygulamak ve muhtemel ihlalleri önlemekle yükümlü olan herkese düşmektedir.

Son olarak, Kamu Denetçiliği Kurumunun da Anayasa Mahkemesinin de ülkedeki tüm hak ihlallerini tek tek ortadan kaldırma imkânı yoktur. Burada hak arama yollarının objektif amacı üzerinde özellikle durulmalıdır. Bu amaç, her bir şikâyette ve başvuruda somut ihlali ortadan kaldırmaktan ziyade, hukuk sisteminde gerekli değişikliklerin yapılması suretiyle yeni hak ihlallerinin önlenmesidir.

Bilhassa bireysel başvurunun objektif amacı, kanundan kaynaklanan hak ihlalleri tespit edildiğinde Meclisin harekete geçmesini gerektirmektedir. Zira bu tür ihlallerde tazminat veya yeniden yargılama yoluna gidilmesi bireysel mağduriyeti belli ölçüde giderse de yeni ihlalleri önlemekte yetersiz kalmaktadır. Kanundan kaynaklanan ihlallerde en etkili ve kalıcı giderim ihlale yol açan kanun hükmünün kaldırılması ya da değiştirilmesidir.

Bu duygu ve düşüncelerle, 6. kuruluş yılını kutlayan Kamu Denetçiliği Kurumuna başarılı nice yıllar diliyor, düzenlenen sempozyumun verimli geçmesini temenni ediyorum.

Hepinize sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum.


Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Misafirler,

Öncelikle sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum. Konferansımıza hoşgeldiniz diyor, teşriflerinizden dolayı zat-ı alinize ve tüm misafirlerimize şükranlarımı sunuyorum.

Bilindiği üzere, içinde bulunduğumuz “Muayede Salonu”, tarih boyunca çok önemli olaylara tanıklık etti. Bunlardan belki de en önemlisi, anayasacılık ve parlamento tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Osmanlı Meclisi Mebusanının açılış törenidir.

Sultan II. Abdülhamid’in, 20 Mart 1877 tarihinde bu salonda okunan açış nutku konferansımızın temasıyla yakından ilgilidir. Osmanlı Devletinde ilk kez toplanan Meclis’in açılışını yapmaktan duyduğu memnuniyeti ifade ettikten hemen sonra şunları söylemişti: “Hepinizin malumu olduğu üzere, devlet ve milletlerin gelişmesi, büyüklük ve kudreti ancak adalet vasıtasıyla olur. Devleti Aliyyemizin kuruluşundan itibaren kudret ve kuvvetinin dünyaya yayılması, hükümet işlerinde adalete ve tebaanın her sınıfının hak ve menfaatlerine riayet olunmasıyla gerçekleşti. Büyük ecdadımız Fatih Sultan Mehmed Han merhumun hürriyetin temini ile din ve mezhep serbestiyeti hakkında gösterdiği müsaadeler herkesin malumudur.”

Bu salonda o gün hazır bulunan Avrupa devletlerinin elçileri ile yüzde kırkı gayri müslimlerden oluşan Mebusan Meclisi üyeleri, Sultan Abdülhamid’in söylediklerini çok iyi anlamışlardı. Zira Sultan Fatih’in 1463 tarihli “Ahidname”si hepsinin malumuydu. Buna göre Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara ve kiliselerine hiç kimse dokunmayacak, ülkede güven içinde ve serbestçe yaşayacaklardı. Hiç kimse “kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkeye gelenlerine” müdahale etmeyecek ve saldırıp onları incitmeyecekti.

Fatih’in temel hakları ileri düzeyde koruyan “Ahidname”sinden yaklaşık yüzyıl sonra Cenevre’de bu anlayışın tam zıddı bir uygulamanın trajik bir yansıması yaşanmıştır. Dini kanaatlerinden dolayı Miguel Servet adında bir İspanyol, sapkınlıkla suçlanmış, yargılama sonunda düşük ateşte kitaplarıyla birlikte yakılmak suretiyle ölüme mahkûm edilmiş ve cezası ibreti âlem için şehrin meydanında infaz edilmiştir.

Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, ölümcül bağnazlığa karşı vicdanın sesini yükseltenler de her devirde ve her yerde olmuştur. Nitekim kendisi de bir din âlimi olan Castellio, Servet’in yakılmasına sebep olan zihniyeti mahkûm eden bir manifesto yayınlamış ve tüm bu vahşetin Hz. İsa’ya mal edilmesini şu sözlerle eleştirmiştir: “Ah, yalnızca iblisin isteği ve icadı olabilecek böylesi şeyleri İsa’nın üzerine atmak, insanların ne alçakça cüreti!”

Malumları olduğu üzere geçmiş ders ve ibret almak içindir, oraya takılıp kalmak ve orada yaşamak için değil. Bugüne geldiğimizde de maalesef dünyanın dört bir yanında aynı vahşetin ve alçakça cüretin yansımalarını görüyoruz. Fanatizmin pençesinde kutsal adına ve onun adını kirletme pahasına işlenen cinayetler bugün de devam ediyor.

İstismar edilen kutsallar ve istismarcılar değişebilmekte, ancak bağnazlığın beslendiği kaynak aynı kalmaktadır. Biz ve öteki ayrımının sürekli yeniden üretilmesi, “öteki” olanın birlikte yaşanılacak değil yok edilecek bir varlık olarak görülmesi, kutsal adına yapılan kötülüklerin anası olmaya devam etmektedir.

“Öteki” ile sağlıklı bir ilişkinin kurulmasının önündeki en önemli engelin, bağnazlık olduğu, bunun da bugün özellikle Batı’da yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi olarak ortaya çıktığı bilinmektedir. Hızla yayılan bu virüs, farklılıkların bir arada yaşaması için gerekli ortamı her geçen gün daha fazla zehirlemektedir.

Daha vahimi, insan hakları bakımından veba mesabesinde öldürücü olan bu hastalığı tedavi etmesi beklenenlerin tavrı da ne yazık ki hayal kırıklığına yol açabilmektedir. Batı’da özellikle yüksek mahkemelerin yabancı düşmanlığını ve İslamofobiyi besleyecek yönde kararlar vermesi gerçekten endişe vericidir. Müslümanlara yönelik seyahat yasağını onaylayan, üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağını haklılaştıran, çalışanın başörtüsünden dolayı işten çıkarılmasını ayrımcılık olarak görmeyen ulusal ve uluslararası düzeydeki mahkeme kararları, İslamofobik politikaları tahkim etmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

İslam coğrafyasına baktığımızda da çok iyi bir manzara göremiyoruz. Kıyıya vuran çocuk cesetleri, açlıktan ölen çocukların bir deri bir kemik hali, bombalanmış bir kasabada yakınlarını yitirmiş ve eli yüzü kan içinde kalmış bir çocuğun korkudan donmuş bakışları vicdanlarımızı kanatmaya devam ediyor. Bu görüntüler, “kalbi sökülmüş bir çağ”da insanlığın suçüstü halidir.

Adı “barış” anlamına gelen ve Peygamberinin sıfatı “emin” olan bir dinin mensuplarının, bir kaç istisna dışında, yaşanan cinayetler, katliamlar ve haksızlıklar karşısında kuzuların sessizliğine bürünmesi gerçekten ibret vericidir. Diğer yandan İslam ülkelerinin, adalet, hukukun üstünlüğü, demokrasi, temel hak ve özgürlükler gibi alanlarda da iç açıcı bir durumda olduğu maalesef söylenemez. Bu noktada özeleştiri yapmalı, hukukun üstünlüğü ve temel haklar gibi değerlerin korunması konusunda çok da parlak durumda olmadığımızı belirtmeliyiz.

Bu durumu en iyi ve açık şekilde anlatan kişi merhum Aliya İzzetbegoviç olmuştur. İslam Konferansı Teşkilatı’nın 1997 yılında Tahran’da düzenlediği toplantıda Aliya şöyle seslenmişti: “Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz, ama acı gerçekler bir ilaç olabilir... İslam en iyisi, ama biz en iyisi değiliz”.

Aliya’nın bu sözlerinin, üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen, bugün de geçerli olması üzüntü vericidir. Bununla birlikte, belirtmek gerekir ki “biz en iyisiyiz” diyeceğimiz konular da bulunmaktadır. Kant, Levinas ve Derrida gibi Avrupalı düşünürlerin kafa yordukları “misafirlik hakkı” ve “misafirperverlik etiği” gibi düşüncelerin hayata geçirilmesi noktasında “biz en iyisiyiz”. Bu düşünürlerin vatanı olan coğrafyada mülteciler, ekmeklerine ortak olacak, yaşam ve zihin konforlarını bozacak diye tel örgülü sınırlardan içeri sokulmaması gereken tehlikeli “yaratık”lar olarak görülmektedir.

Buna karşılık ülkemiz, ruh köklerinde ve kültüründe bulunan “misafir rızkıyla ve bereketiyle gelir” anlayışıyla, milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Böylece Türkiye, lügatlarında “bereket” kelimesinin karşılığı olmayanların “misafirsevmezlik” politikası ve uygulamasının karşısında, tüm dünyaya örnek olacak bir misafirperverlik politikasını hayata geçirmektedir.

Değerli Misafirler,

Doğu’dan ve Batı’dan örneklerini verdiğimiz sorunlar ve içinde bulunduğumuz durum sadece ulusal düzeyde değil dünya düzeninde de bir değişimi zorunlu kılmaktadır. Bu değişimin yönü adalet ve hürriyettir. Hz. Ali’ye atfedilen güzel bir söz vardır. “Devletin dini adalet, adaletin devleti hürriyettir”. Gerçekten de hürriyetin olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde ise hiçbir ahlaki, siyasi veya toplumsal değer yoktur.

Hiç kuşkusuz adaletin günümüzdeki en önemli yansıması, ete kemiğe bürünmüş hali bireylerin temel hak ve özgürlükleridir. Bu hak ve özgürlükler, her birimizin insan haysiyetine uygun şekilde, insanca yaşaması için gerekli, vazgeçilmez ve devredilmez kazanımlardır.

Adaletin sağlanması ve temel hakların korunması noktasında en büyük sorumluluk mahkemelere düşmektedir. Bilhassa anayasallık denetimi yapan yüksek mahkemelerin varlık nedeni, hukukun üstünlüğünü sağlamak suretiyle temel hak ve özgürlükleri güvenceye almaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

İslam ülkelerindeki yüksek mahkemelerin kendilerinden beklenen bu rolü hakkıyla yerine getirebilmesi için üç hususun önemli olduğu kanaatindeyim.

Birincisi, hukukun üstünlüğü, temel haklar ve hürriyetler bize yabancı olan, dışarıdan tevarüs ettiğimiz değerler değildir. Bunlar, adları ve zamanla aldıkları şekiller ne olursa olsun, adalet esaslı medeniyet ve kültür dünyamızın öz değerleridir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için doğru şahitlik eden kimseler olun. Hislerinize uyup, adaletten sapmayın…” (4/135) şeklindeki ayet bile, tek başına, adalet eksenli bir anlayışı ortaya koymak bakımından yeterlidir.

Elbette kavramlar ve kurumlar tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda farklı biçimler kazanır. Ancak adalet, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk, hoşgörü gibi evrensel değerler, bugün geldiğimiz noktada Doğu’nun ve Batı’nın ortak mirasıdır. Bu değerleri koruyan insan-odaklı bir hukuk kültürünü ve pratiğini geliştirerek gelecek nesillere aktarmak hepimizin, özellikle de yüksek mahkemelerin müşterek sorumluluğudur.

İkinci olarak, kuvvetler ayrılığı ilkesi hukukun üstünlüğü ile temel hak ve hürriyetlerin korunması için son derece önemlidir. Türk Anayasa Mahkemesinin kararlarında da vurgulandığı üzere, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin farklı ellerde olması anlamında kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlüklerin en önemli teminatlarından biridir.

Ancak belirtmek gerekir ki, kuvvetler ayrılığı, kuvvetler çatışması da değildir. Aslında hayatın birçok alanında geçerli olan “düello mu düet mi?” ikilemi burada da geçerlidir. Millet adına devlet yetkisi kullanan organların, milletin hak ve hukukunu birlikte korumaları için düelloya değil, düete ihtiyaçları vardır. Nitekim Anayasamız, kuvvetler ayrımının yasama, yürütme ve yargı organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediğini, bu organlar arasında medeni bir işbölümü ve işbirliğinden ibaret olduğunu belirtmektedir.

Üçüncü ve son olarak, yargının hukukun üstünlüğü ve temel hakları korumak için bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Aksi takdirde yargının, yasama ve yürütme tasarruflarını hukuka uygunluk bakımından denetlemesi, bireysel hak ve özgürlükleri koruması imkânsız hale gelir.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Hâkim, beyn-el-hasmeyn adl ile me’murdur”. Başka bir ifadeyle hâkim taraflara adaletle, eşit olarak muamele etmekle yükümlüdür. Bu da hâkimin bağımsız ve tarafsız olmasını gerektirir.

Aklı ve vicdanı hür olmayanların, omuzlarının üzerinde başkasının kafasını taşıyanların, dini de istismar ederek bu ülkeye ne büyük zararlar verdiğini hep birlikte yaşayarak gördük. İslam coğrafyasının bu yaşananlardan ders çıkarması, bağımsız ve tarafsız yargıyı temin etmenin hayati derecede önemli olduğunu kavraması, gerekliliğin de ötesinde zorunluluk arz etmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Misafirler,

Bugün bu tarihi mekânda bir ilk gerçekleşmektedir. Birleşmiş Milletler’den sonra en fazla üyeye sahip olan İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) üye devletlerin anayasa mahkemeleri, anayasa konseyleri ve benzeri görev yapan yüksek mahkemeleri ilk kez bir konferansta bir araya geliyor. Bunun yanında, üye olmayan birçok misafir ülkenin yüksek mahkemeleri ile bazı uluslararası kuruluş temsilcileri de aramızda bulunuyor.

Bu konferansı genel hatlarıyla ifade etmeye çalıştığım sorunları ve çözüm yollarını konuşmak için organize ettik. Konferansın amacı, mahkemelerimiz arasında bilgi ve tecrübe paylaşımını sağlamak, bilhassa hukukun üstünlüğü ve temel hakların korunması noktasında iyi uygulama örneklerini birlikte değerlendirmektir.

Alanında ilk olan bu konferansın kalıcı bir platformun oluşturulmasına da öncü olmasını umuyoruz. Bu kapsamda yüksek mahkemelerimiz arasında kurulacak bir yargı forumu, ortak hukuki sorunların tartışılması, mahkemelerin işleyişine dair konuların ele alınması, fikir alışverişi ve tecrübelerin paylaşılması için çok önemli bir fırsat sağlayacaktır. Esasen yüksek mahkemeler olarak, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanında karşılaştığımız sorunlara kalıcı çözümler bulmak, bu konuda taşıdığımız ağır sorumluluğun da bir gereğidir.

Bu vesileyle, aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanlığını yapan Sayın Cumhurbaşkanımıza, tüm katılımcılara ve organizasyonda emeği geçen herkese katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Konferansın verimli ve başarılı geçmesini temenni ediyorum.

Sözlerime son vermeden, ruh köklerimizden Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi’yi vuslatının 745. yılında rahmetle anıyorum. Aynı şekilde tüm şehitlerimizi ve bu tarihi mekanda hayata veda eden Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyoruz.

Konuşmamı Mevlâna’nın sözleriyle tamamlamak istiyorum. Şöyle diyor: “İnsanın değeri neyle ölçülür, bilir misin? Aradığı şeyle… İnsan neyi ararsa ona layıktır”.

Hukukun üstünlüğüne ve temel haklara dayanan adil bir dünya arayışıyla, hepinize saygılar sunuyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

Değerli katılımcılar,

Öncelikle sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Toplantıda emeği geçenleri tebrik ediyor, nazik davetlerinden dolayı Sayın Adalet Bakanına teşekkür ediyorum.

Toplantının başlığı “yargı reformu”. Bu iki kelimenin yan yana geldiği bir konu hayati derecede önem taşımaktadır. Zaten toplantıya yargı sürecinin hemen hemen tüm aktörlerinin katılımı da bunu göstermektedir.

Bilindiği üzere yabancı dillerden dilimize geçen “reform” kelimesi, yeniden şekil verme, düzeltme anlamına geliyor. Yeniden şekil verme ve düzel(t)menin yönünü anlayabilmek için “form”un yani biçimin belirlenmesi gerekir. Bu form olması gerekeni, ideali ifade eder. Bu anlamda reform, bozulanı düzelterek “form”u yakalama arayışıdır.

Reform eğer yargı alanındaysa, formun ya da ideal yargının biri bireye diğeri devlete bakan iki yönünden bahsedebiliriz. İlk olarak yargı, adalet dağıtma hizmetini en iyi şekilde sağlayarak bireylerin temel hak ve hürriyetlerinin güvencesi olan bir kurumdur.

İkinci olarak ise yargı, başta Anayasa olmak üzere hukuk kurallarıyla çizilen iktidar haritasını koruma ve bu yolla demokratik hukuk devletinin en önemli güvencesi olma işlevine sahiptir. Yargı reformunun araçları zamana ve mekâna göre değişse de, yönü bu iki temel işlevin etkili bir şekilde sağlanması olmalıdır.

Bu iki işlev, bir yandan yargı aktörlerinin belli kişisel ve mesleki niteliklere sahip olmasını; diğer yandan da kişisel ve kurumsal düzeyde bağımsızlık ve tarafsızlığı gerektirmektedir.

Değerli katılımcılar,

İyi işleyen bir yargının sahip olması gereken bu nitelikleri, başka ifadeyle yargının “form”unu “3A” olarak da formüle edebiliriz. Bunlar, aynı zamanda erdemli bir toplumun temelini oluşturan akıl, ahlak ve adalettir. Akıl ve ahlak daha ziyade bireyi, adalet ise toplum ve devleti niteleyen değerlerdir.

Akıl, en genel anlamda doğruyu yanlıştan, faydalı olanı zararlıdan ayırt edebilme gücüdür. İnsanı eşyanın bilgisine sahip kılan akıl, hür olmayı gerektirir. Tam da bu nedenle Kant, aydınlanmanın mottosunu “aklını kullanmaya cesaret et!” şeklinde ifade etmiştir. Zira aklını kullanamayanlar, başkalarının aklının aracı/esiri olurlar. Bunun adı da vesayettir. Vesayet yine Kant’ın ifadesiyle “tasavvur edilebilen en büyük despotizm”dir.

Bu bağlamda bilhassa yargısal akıl, hür ve bağımsız vicdanları zorunlu kılar. Vesayet altında bir yargının, uzaktan kumandalı yargı mensuplarının nasıl ölümcül sonuçlara yol açtığını hep birlikte yaşayarak gördük. Akıl, yaşananlardan ders çıkarmayı; basiret de aynı delikten ikinci kez ısırılmamayı gerektirir.

Diğer yandan 3A’nın ikinci prensibi olan ahlak da içe ve dışarı dönük olarak sorumluluğu, son kertede özgürlüğü gerektirir. Hür olmayanın sorumluluğu da olamaz. Tam da bu nedenle, rahmetli Aliya İzzetbegoviç “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir” demiştir.

Ahlak, toplumsal düzeyde, “öteki”ne karşı sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Dostoyevski, Karamozov Kardeşler’de şöyle der: “Her birimiz, herkesten ve her şeyden dolayı herkese karşı sorumluyuz”.

Son olarak adalet, yer ve göğün üzerine bina edildiği, tüm dinlerin ve ideolojilerin ortak değeridir. Burada adalete olan ihtiyaçtan ziyade, onun neyi gerektirdiğini konuşmak durumundayız. Adalet, en basitinden bize benzemeyene, bizim gibi olmayana da dinine, diline ve ırkına bakmadan hak ettiklerini vermeyi gerektirir. Adalet, hak sahibine kimliğini sormaz, onu “öteki”leştirmez.

Ancak adalet söylem değil, bir eylem meselesidir. Dahası adaletin sağlanması da yetmez, sağlandığının bilinmesi gerekir. Zira adaletin tecelli ettiğinin görülmesi ve gösterilmesi, bir yandan devlete olan inancı diğer yandan da adalet dağıtmakla görevli yargıya yönelik güveni pekiştirir.

Değerli katılımcılar,

Hiç kuşkusuz, adaletin günümüzde en önemli tezahürü ve ete kemiğe bürünmüş hali, temel hak ve hürriyetlerdir.

Anayasal hak ve hürriyetlerin korunması alanında son 10 yılda yapılan belki de en önemli yargı reformu, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun kabul edilmesidir. Anayasa Mahkemesi 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren bireysel başvuruları incelemeye başlamıştır. Bireysel başvuruyla birlikte bireysel hak ihlallerinin ülke sınırları içinde giderilmesi imkanı sağlanmıştır. Belirtmek gerekir ki, bu yeni kurum ülkemizde temel hak ve hürriyetlerin daha iyi korunması noktasında çok önemli bir işlev görmüştür ve görmeye devam etmektedir.

Bireysel başvuru Anayasa Mahkemesini bireylerin günlük hayatına dokunan bir kuruma dönüştürmenin ötesinde, diğer mahkemelerle ilişkisini de farklı bir boyuta taşımıştır. Bireysel başvuru için tüm idari ve yargısal yolların tüketilmesi zorunluluğu, uygulamada bireysel başvuruyu büyük ölçüde mahkeme kararlarına karşı kullanılan bir başvuru yolu haline getirmiştir. Bu nedenle, bireysel başvuru, diğer kazanımlarının yanı sıra, yargının işleyişini ilgilendiren sorunları daha yakından gözlemleme fırsatı vermiştir.

Altı (6) yılı aşan bireysel başvuru tecrübesinden hareketle yargının iki temel sorunu olduğunu söyleyebiliriz:

Birincisi, gittikçe artan iş yükü ve bununla bağlantılı olan uzun yargılama sorunudur. Diğer mahkemeler gibi, AYM’nin de önündeki en önemli sorunlardan biri gittikçe artan başvuru sayısıdır. 2012 yılından bu yana yapılan başvuru sayısı 208 bin civarında olup, bu başvuruların 167 bin kadarı sonuçlandırılmış durumdadır.

Bugün bireysel başvuruda derdest başvuru sayısı 40 bin civarındadır. Bu rakam aynı zamanda AYM’nin son iki yılda yıllık düzeyde aldığı başvuru sayısına eşittir. Bireysel başvuruyu yıllardır uygulayan Alman Anayasa Mahkemesine yılda 5-6 bin kadar başvuru geldiği düşünüldüğünde, Mahkememizin karşılaştığı iş yükünün boyutları daha iyi anlaşılabilir.

Bilindiği üzere, mahkemelerin ağır iş yükü, yargılamaların uzun sürmesine neden olmaktadır. Nitekim bireysel başvuruya ilişkin ihlal istatistikleri de en fazla ihlalin adil yargılanma hakkına, özellikle de uzun yargılamalara ilişkin olduğunu gösteriyor. Anayasa Mahkemesinin bulduğu toplam ihlallerin % 61,4’ü makul sürede yargılanma hakkıyla ilgilidir.

Dolayısıyla yargılamanın hızlandırılması yolunda yapılacak reformlar büyük önem taşımaktadır. Belirtmeliyim ki, Anayasa Mahkemesi olarak artan işyükü ile mücadele anlamında reform çalışmalarımız hız kesmeden devam ediyor. Bunların başında kısa süre önce tam olarak uygulamaya başladığımız liste usulü kabul edilemezlik kararları gelmektedir. Bu yolla, daha önce açıkça kabul edilemezlik kararı verdiğimiz konularda yapılan benzer nitelikteki başvuruları hızlı bir şekilde sistemden çıkarıyoruz.

Diğer yandan, kısa süre önce yapılan kanuni değişiklikle 31 Temmuz 2018 tarihinden önce makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddiası ile mahkeme kararlarının icra edilmemesi konusunda yapılan başvurulara 6384 sayılı Kanun’a göre kurulan Tazminat Komisyonunun bakması sağlanmıştır. Bu şekilde yaklaşık 7.000 dosyada başvuru yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı verilmiştir.

Ancak bu değişikliğin geçici bir çözüm olduğunu belirtmek gerekir. Bu konuda daimi bir değişiklik yapılarak Tazminat Komisyonunun tam anlamıyla yetkili olması sağlanabilir.

Yargının ikinci temel sorunu en genel anlamda nitelik sorunudur. Bunun da iki boyutu var.

Birincisi, Anayasa Mahkemesi kararları da dâhil olmak üzere, mahkeme kararlarımız dil ve anlatım bakımından maalesef istenen düzeyde değil. Kararlar, çok uzun cümlelerden oluşuyor. Bazen bir kaç sayfa uzunluğunda olan cümlenin ortasına geldiğinizde başını, sonuna geldiğinizde ise ortasını ve başını unutabiliyorsunuz.

Mahkemedeki raportör arkadaşlara diyorum ki, yabancı dile çevrilemeyecek bir cümleyi kurmayın. Kısa cümlelerle herkesin anlayabileceği bir dil kullanın. Kararlarımız sadece eczacıların okuyup anlayabildiği doktor reçeteleri gibi olmamalı. Mahkeme kararları elbette teknik hukuki terimler içerecektir, ancak bu durum onların herkes tarafından anlaşılabilir şekilde yazılmasına engel değildir.

Dil ve anlatım dışında, kararların önemli bir kısmında gerekçelerin çok iyi ifade edilmediğini, argümanların sağlam olmadığını, sonuca etkili bir iddianın gerekçede karşılanmadığını görüyoruz. Nitekim makul sürede yargılanma hakkı dışarıda bırakıldığında adil yargılanma hakkına ilişkin ihlallerin neredeyse dörtte biri (1/4) gerekçeli karar hakkının ihlaline dairdir.

Değerli katılımcılar,

Bu ve benzeri tespitlerin, hiçbir mesleki ya da kurumsal taassup içine girilmeden, açık yüreklilikle ve özeleştiri anlayışıyla yapılması gerekir. Bu toplantının amacı da sanırım önce deforme olanı tespit etmek, ardından reforme etmenin yollarını aramak olsa gerek.

Son olarak belirtmek gerekir ki yargının tüm sorunlarını bugünden yarına çözmek kolay değildir. Bunu sağlayacak bir sihirli değnek de yok. Bu bağlamda yargı reformu süreklilik arz eden, sabırlı, kararlı ve katılımcı bir çalışma sürecini gerekli kılıyor.

Bu düşüncelerle, toplantının başarılı ve verimli geçmesini temenni ediyorum.

Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 

Aliya İzzetbegoviç’in Düşüncesinde Üç Kavram: Adalet, Hukuk ve Hürriyet*

 

Değerli katılımcılar,

Hanımefendiler, beyefendiler,

Sizleri en kalbi duygularımla, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bugün bu toplantıda bir araya gelmemize vesile olan büyük insanı, merhum Aliya İzzetbegoviç’i rahmet ve minnetle anıyorum. Mekânı Cennet olsun.

Böylesine parlak bir kutup yıldızının ölüm yıldönümü nedeniyle onun öğrenim gördüğü üniversitede düzenlenen bu konferansta bulunuyor olmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu ifade etmek isterim. Bu fırsatı verdikleri için de konferansı düzenleyenlere şükranlarımı arzediyorum.

Hiç kuşkusuz Aliya İzzetbegoviç ismi çok boyutlu bir insanı çağrıştırıyor. Kararlı bir mücadele adamı, cesur bir komutan, adil ve bilge bir devlet başkanı… Kanaatimce tüm bu yönleri arasında Aliya’yı biricik ve kalıcı kılan onun her şeyden evvel bir düşünür olmasıdır.

Gerçekten de çok sayıda kişinin düşünce hamurunu yoğuran ve zihin dünyalarını aydınlatan bir düşünürü vefatının 15. yılında anmak üzere burada toplanmış bulunuyoruz. Tefekkür ve tezekkür anlamında düşünceye ne kadar az rastlandığı, bu açıdan dünyamızın gitgide çoraklaştığı dikkate alındığında kelimenin tam anlamıyla bir mütefekkiri anmak çok daha anlamlı hale gelmektedir.

Bu noktada Aliya’nın da eserlerinde atıf yaptığı bir düşünürü, Martin Heidegger’i anmak isterim. 1955 yılında, hemşehrisi olan bir bestecinin 175. doğum yıldönümü nedeniyle yaptığı konuşmada Heidegger tam da bu düşünce fakirliğinden bahseder. İnsanın düşünmediğini, hatta düşünmekten kaçtığını, bu nedenle anma toplantılarının düşünceden uzak olduğunu, hatta düşünce-sizlikle yan yana durduğunu söyler.1 Hâlbuki Heidegger’a göre, “insan düşünen, yani, tefekkür eden (meditating) bir varlık”tır.2

Bugün burada Heidegger’in tanımına tam olarak uyan Aliya İzzetbegoviç’in adalet, hukuk ve hürriyet kavramları etrafında geliştirdiği düşünce üzerinde konuşmak istiyorum. Hiç kuşkusuz Aliya’nın düşüncelerini tüm boyutlarıyla ortaya koyma iddiasında değilim. Bana ayrılan zaman da, onun eserlerini Türkçe ve İngilizce çevirilerinden okumam nedeniyle birikimim de buna izin vermez. Benimkisi, Aliya’nın zengin düşünce dünyasına mütevazı ve tamamlanmamış bir giriş çabasıdır.

Buyurun onun zengin tefekkür dünyasına girmeyi hep birlikte deneyelim.

  1. Genel değerlendirme: Doğu-Batı arasında köprü olmak

Değerli katılımcılar,

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz şair Rudyard Kipling’in meşhur şiirini bilirsiniz. Diyor ki: “Doğu doğudur, Batı da Batı/Ve bu ikisi hiçbir zaman bir araya gelmeyecektir; ta ki yer ve gök, Tanrı’nın büyük hüküm kürsüsünde hazır bulunana kadar”.

Aliya, doğu ve batının arasında durup, bu ikisini biraraya getirmek isteyen biriydi. Burada doğu ve batı medeniyetini çok iyi bilen, her iki dünyanın ruh ve düşünce köklerini detaylarına kadar analiz etmiş bir düşünürden bahsediyoruz. Sadece “Doğu Batı Arasında İslam” kitabını okuduğumuzda bile, onun bir yandan antik Yunan’dan bugüne batı düşüncesine, diğer yandan İslam’ın ilk döneminden günümüze doğu düşüncesine olan hâkimiyetini görmek mümkün. Bu kitap, Aristoteles’ten Heidegger’e, Sophocles’ten Nietzsche’ye, Stoacılardan Frankfurt Okuluna, Batı klasiklerinden Rus edebiyatına kadar düşünce, sanat, tarih, medeniyet, teknoloji, hukuk gibi kavram ve kurumların ele alındığı bir zihinsel yolculuğa çıkarır sizi.

Ancak, Aliya’nın bu eseri okuyucuyu bilgilendirmeye yönelik bir düşünce ya da felsefe tarihi değildir. Onun bir tezi vardır. Kanaatimce Aliya’nın tüm kitaplarında ve hayatı boyunca savunduğu temel tez şudur: “Evet doğu doğudur, batı da batı. Ancak bu ikiliyi biraraya getirecek olan, bu ikisinin sahibi olan Allah’tır.” Aliya’ya göre iyi ve kötü gibi ahlaki davranışları, sorumluluğu ve son kertede insani varoluşu anlamlı kılan da tarihi yapan da yaratıcıdır.

Aslında bu durum, tam da doğu ve batı arasında köprü misyonunun bir yansımasıdır. Aliya, bunu Bosna-Hersek’in kimlik meselesi olarak görür. Bu bir yandan Avrupalı olmayı, diğer yandan da kendine ait değerleri korumayı gerektirmektedir. Vefatından iki yıl önce, gazeteci rahmetli Akif Emre’ye verdiği mülakatta Aliya’nın son sözleri bu meseleye ilişkindir. Aliya, Türkiye gibi “Bosna-Hersek’in Doğu-Batı arasında köprü olması gerektiğini”, bu bağlamda “iki güçlü kaynağa, Batı kültürü ve Doğu geleneğine yaslanmak zorunda” olduğunu, bunun da “Boşnakların ve Türklerin çözmesi gereken temel sorun”u oluşturduğunu ifade etmiştir.3

  1. Adalet: “En yüksek emir”

Aslında Aliya, bu yakıcı kimlik meselesini ortaya koyarken, farklı zamanlarda onun temel parametrelerini de açıklamıştır. Bu kimliğin siyasal/toplumsal düzen boyutunda temel bir kavram olarak “adalet” karşımıza çıkmaktadır.

Doğunun ve batının sahibi, bu ikiliyi bir araya getirecek olan “adalet”i emretti (Araf, 7/29; Nahl, 16/90 ). Aliya’nın ifadesiyle “en yüksek emir” olan adalet, “hem şahsî hem de sosyal bir fazilettir”. Bu yönüyle adalet kişinin hem insan hem de vatandaş olarak terbiyesine yönelik bir işlev görür.4

Dolayısıyla denebilir ki Aliya’nın tüm hayatı boyunca savunduğu düşünce, farklılıkların birarada yaşayabildiği, eşitlik ve özgürlük temelinde adil bir siyasal/hukuksal düzenin kurulmasıdır. Gerçekten de Aliya, kendisinden önceki birçok düşünür gibi, farklılıkların birlikte yaşayacağı adil bir dünya için çaba göstermiştir.

Aliya’yı “öteki” ile sağlıklı bir ontolojik ilişkinin hayati derecede önemli olduğunu savunan Kant, Rawls, Derrida ve Foucault gibi modern ve post-modern düşünürlerden ayıran iki temel özellik vardır. Birincisi, Aliya’nın bu konudaki görüşlerinin kaynağında onun kimliğini belirleyen ve düşünce sistemine hâkim olan İslam anlayışının bulunmasıdır. İkincisi ise diğer düşünürlerden farklı olarak Aliya’nın düşüncelerini bir devlet adamı olarak belli ölçüde uygulamaya geçirmiş olmasıdır.

Aliya İzzetbegoviç, adaletin tezahürünü “öteki” ile kurulan ilişkide görür. Kuşkusuz bu ilişkinin odağına da doğuştan gelen bir meziyet olmaktan ziyade sonradan öğrenilen ve zor gelişen bir davranış biçimi olan hoşgörüyü oturtur. Zira “tabii olan hoşgörüsüzlüktür”. Aliya, bu nedenle, söz konusu davranışı kazanmanın ve uygulamanın yıllar alan bir süreç olduğunu söyler. Nitekim bir caminin yanında sinagogun, onun yanında bir kilisenin bulunmasını kabullenmek yüzyılları almıştır.5

Aliya “her zaman hem camiden ezan hem de kiliseden çan sesinin duyulacağı, medeni hayat konsepti”ni sahipleniyor ve savunuyordu.6. BM Genel Kurulu’nun 49. Birleşiminde yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bizim Bosna dediğimiz şey Balkanlarda sadece bir toprak parçası değildir. Çoğumuz için Bosna sadece vatan değil, o bir fikirdir. Bu, farklı din, farklı millet ve kültür geleneklerine sahip insanların bir arada ve beraber yaşayabileceğinin inancıdır”.7

Öte yandan Aliya, şahsında geliştirdiği bu davranış biçiminin ruh köklerinin İslam olduğunu söyler. 1994 yılında Almanya’da yayınlanan bir dergiye verdiği mülakatta “siz Avrupa hoşgörüsüne bağlı bir Müslüman olarak tanınıyorsunuz” şeklinde başlayan bir soruyu şöyle düzeltir: "Benim hoşgörüm, Avrupa değil İslam kökenlidir. Eğer hoşgörülüysem, öncelikle ve en çok Müslüman olduğum için, ancak ondan sonra Avrupalı olduğum içindir". 8 Aynı mülakatta bu hoşgörünün tarihsel yansımalarını da anlatmaktan geri durmaz. Türklerin aslında çok da yumuşak bir idare anlayışına sahip olmadığını, ancak yüzyıllar süren hâkimiyetlerinde Balkanlar’da hiçbir dinin mabedini yıkmadığını söyler.

Aliya’nın bahsettiği bu hoşgörünün somutlaşmış halini Fatih Sultan Mehmed’in 1463 yılında yazdığı “Ahidnamesi”nde bulmak mümkündür. Sultan Mehmed bu metinde Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara ve kiliselerine hiç kimsenin engel olmamasını, onların ülkede güven içinde ve serbestçe yaşayacaklarını, hiç kimsenin “kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkeye gelenlerine” dokunmayacağını, saldırıp incitmeyeceğini taahhüt etmektedir.

Fatih’in “Ahidnamesi”nden yaklaşık doksan yıl sonra, 1563 yılında Cenevre’de bu hoşgörü anlayışının tam zıddı bir anlayışın elim bir yansıması yaşanmıştır. Miguel Servet adında bir İspanyol, dini kanaatlerinden dolayı sapkınlıkla itham edilmiş ve düşük ateşte kitaplarıyla birlikte yakılarak ölüme mahkûm edilmiştir.9 Dini hakikatleri inkâr suçu (blasphemy), her zaman diri diri yakılarak ölümle cezalandırılmasa da, İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde uzun yıllar varlığını sürdürmüştür.10

Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, ölümcül fanatizme karşı vicdanın sesini yükseltenler de her devirde olmuştur. Yine bir din âlimi olan Castellio, Servet’in yakılmasına sebep olan anlayışı mahkum edecek bir hoşgörü manifestosu yayınlamıştır. Castellio tüm bu vahşetin Hz. İsa’ya mal edilmesini şu sözlerle eleştirmiştir: “Ah, yalnızca iblisin isteği ve icadı olabilecek böylesi şeyleri İsa’nın üzerine atmak, insanların ne alçakça cüreti!”11

Diğer yandan Aliya, adil bir toplumsal ve siyasi düzenin temel felsefesini “insan olmak ve insan kalmak” ilkesi olarak ifade etmiştir. Bu ilke, bir yandan bireysel ve varoluşsal olarak hayatımızı anlamlandırma, diğer yandan da kendisini farklı konumlandıran ve anlamlandıranlarla birlikte barışçıl bir şekilde birarada yaşamının anahtarını sunmaktadır. Başka bir ifadeyle, “insan olmak ve insan kalmak” biri moral/ahlaki, diğeri de hukuki/siyasi olmak üzere iki ilkeyi bünyesinde barındırmaktadır.

Bütünüyle ahlaki olan "insan olmak ve insan kalmak” kavramı, siyasal dile çevirildiğinde ortaya demokratik hukuk devleti anlayışı çıkar. Aliya’nın ifadesiyle “politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız, demektir.” Devam ediyor Aliya: “Bu, aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız".12

“İnsan olmak ve insan kalmak” şeklinde ifade edilen moral ve siyasal ilkenin, bir yandan hukukun üstünlüğüne diğer yandan da bireylerin temel hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik bir devleti gerektirdiği açıktır.

“İnsan olmak ve insan kalmak” şeklinde ifade edilen moral ve siyasal ilkenin, bir yandan hukukun üstünlüğüne diğer yandan da bireylerin temel hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik bir devleti gerektirdiği açıktır.

  1. Hukuk: “İki kutuplu birlik”

Hukuk, Aliya’nın siyasi düşünce ve pratiğinde merkezi bir yer işgal eder. “Doğu Batı Arasında İslam” adlı eserinde hukuk anlayışını, Marksist ve pozitivist yaklaşımları eleştirmek suretiyle ortaya koyar. Marx “Yahudi Meselesi” başlıklı yazısında doğuştan ve insan haysiyetinin gereği olarak sahip olunan insan haklarını, toplumdan soyutlanmış egoist burjuva bireyinin hakları olarak görür. Jeremy Bentham da bu hakları “metafizik saçmalık” olarak nitelendirir.13

Aliya, Marksizmin hukuku, egemenlerin iradesi, siyasi bilincin yansıması ve siyasi tedbir olarak gören yaklaşımını kabul etmez. Ona göre hukuk, “bir yandan gaye güdücüdür, sosyaldir, siyasidir; objektiftir ve tamamen dünyaya dönüktür; öbür taraftan ise normatiftir, ahlakidir”. Başka bir ifadeyle hukuk, hem siyasi hem de ahlaki yönü olan “iki kutuplu bir birliktir”.14

Bu iki kutupluluğu açıklarken “fiziki” ve “ahlaki” kuvvet tabirlerine başvurur. Marksizmin içinde hukuka yer yoktur, zira “hukuk fiziğe zıttır”. Fiziği esas alan anlayışta her alanda “kesinlik” olduğu için “olmalı” şeklinde bir normatif alan düşünülemez. Aliya devlet ve hukuk arasındaki ilişkiyi de şöyle ifade eder: “Devlet ile iktidar fiziki, mahkeme ile hukuk ise ahlâkî kuvvetin ifadesidir. Mahkemenin (hukukun) manevi kuvvetinin devletin fiziki kuvvetine denk olabileceğini kabul etmek, fikrin maddeden, ruhun da eşyadan üstünlüğünü kabul etmek demektir.”15

Diğer yandan Aliya, Hegel’in Romalıların hukuk anlayışına dair tespitlerinden hareketle hukukun amacını ortaya koyar. Hegel’e göre Romalılar “vicdan ve kalpten bağımsız, harici olan hukuk prensibini keşfetmişlerdir”.16 Aliya hukukla ilgili bu ifadeyi “çelişkili” bulmuş ve şu tespiti yapmıştır: “Hukuk asla sadece harici değildir, özü bakımından o, kendisine doğru çabaladığı adalet fikridir”.17

Aliya’ya göre hukukun en önemli işlevi, temel hak ve özgürlükleri korumak için iktidarı sınırlandırmaktır. Onun ifadesiyle “İktidarın herhangi bir sınırlamasının başladığı zamanda ve yerde hukuk başlar.”18 Tam da bu nedenle Aliya demokrasiyi hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağlı bir yönetim anlayışı olarak görür. Buna göre, demokrasi çoğunluğun sınırsız yönetimi olmayıp, çoğunluk iradesinin hukukla sınırlandırılmasını gerektirir.19

Diğer yandan hukukun üstünlüğü ilkesinin bir gereği de mahkeme kararlarına uymaktır. Aliya, 1990 yılında yaptığı bir konuşmada eski Yugoslavya yöneticilerini Anayasa Mahkemesinin bir iptal kararına uymadıkları için Anayasayı ihlalle suçlar. Ona göre “Anayasa’ya aykırı kanun yapmak ayrı bir şeydir -çünkü bu bilmezlikten de olabilir- Anayasa Mahkemesi’nin aykırılık hususunda verdiği kararından sonra böyle bir kanunda ısrar etmek ise ayrı bir şeydir.”20

Aliya’nın bu sözleri, baskı rejimlerinde bile hukukun ve onu uygulayan mahkemelerin azınlıkta kalanları, “öteki” olarak görülenleri koruma işlevinin bulunduğunu anlatmaktadır. Hukuk, “öteki” olarak kabul edilenlere adil davranılmasını gerektirmektedir. Tam da bu nedenle Aliya şu önemli tespiti yapar: “Her sosyal düzenin hukukiliğinin mihenk taşı, muarızlarına ve azınlıklara karşı takındığı tutumdur.”21

  1. Hürriyet: “Hayatımıza anlam veren şey”

Adaletin ve hukukun günümüzde en önemli tezahürü ve ete kemiğe bürünmüş hali, temel hak ve hürriyetlerdir. İnsanın sadece insan olmaktan dolayı hak ve hürriyetlere sahip olduğu fikri, Doğunun ve Batının ortak mirasıdır. Osmanlı’nın son döneminde Divan-ı Temyiz Başkanlığından Maarif Nazırlığına, birçok alanda görev yapmış olan Mehmet Tahir Münif Paşa, 1884 yılında basılan Hikmet-i Hukuk (Hukuk Felsefesi) adlı kitabında hakların evrenselliğini çok güzel anlatmıştır. Münif Paşa’ya göre “hukûk-ı tabî’iyye (doğal hukuk) insanın fıtratında mevcûd olan şeylerdir; bin sene evvel şöyle idi ammâ şimdi böyle olmak lâzım gelir denemez; kezâlik Avrupa’da öyledir ammâ Asya’da da böyle olmak iktizâ eder denemez; zirâ hikmetin memleketi ve yeri ve yurdu olmaz; hikmet her yerde hikmettir.”22

Gerçekten de sözgelimi inanç ve ifade özgürlüğünü farklı düşünürler farklı temellerde savunmuşlardır. John Locke, 1685 yılında yazdığı Hoşgörü Üstüne Bir Mektup’ta inanç özgürlüğünü İncil’e atıfla savunuyordu. Locke şöyle diyordu: “İsa’nın Kilisesinin başkalarına zulmedip, ateş ve kılıç ile onları kendi inancını ve doktrinini benimsemeye zorlaması gerektiğini Yeni Ahit’in hiçbir kitabında hâlâ bulamadım”.23

Aliya İzzetbegoviç’e göre ise “Düşünce ve inanç hürriyeti, her şeyden evvel başka türlü düşünmek ve inanmak hakkı”dır.24 İzzetbegoviç, 1994 yılında verdiği bir konferansta inanç, düşünce ve ifade özgürlüğünü Kur’ana atıfla haklılaştırıyordu. Kendisine sorulan “savaştayız, neden sansürü devreye sokmuyorsunuz?” sorusunu şöyle cevaplamıştır: “Yaşadığım onca şeyden sonra asla bu tür yasaklara taraftar olmayacağım... Bu yalnızca bir ilke sorunu değildir, aynı zamanda bir verimlilik sorunudur. Yasakların ve baskının insanları ikna etmek konusunda yapabilecek bir şeyi olmadığına inanıyorum”. Aliya, devamında, soruyu soran kişiye Kur’andaki “Dinde zorlama yoktur” ayetini hatırlattığını, geniş yorumlandığında bunun “inançlarda, düşüncelerde herhangi bir baskının söz konusu olamayacağı” anlamına geldiğini ifade etmiştir.25

Tam da bu noktada Aliya’nın “Dinde zorlama yoktur” ayetinden hareketle, özgürlük ve ahlak arasında kurduğu muazzam bağlantıya dikkat çekmek gerekir. Aliya’nın düşüncesinde insani varoluşu anlamlı hale getiren ezelden beri seçmeye mahkûm ve mecbur kılınmasıdır. Başka bir ifadeyle varoluşun temelinde hürriyet vardır.

Aliya insanın özgürlüğe mahkûmiyetini şöyle ifade eder: “İnsan cennetten çıkarıldığından beri kendisine verilen hürriyetten kurtulamıyor, iyilik ve kötülük dramının içinden dışarı çıkamıyor, hayvan veya melek gibi masum olamıyor. Kendi hürriyetini seçmeye ve kullanmaya, iyi veya kötü olmaya, tek bir kelimeyle insan olmaya mecburdur. Bu seçme kabiliyeti, neticesi ne olursa olsun, kâinatta mümkün olan varoluşun en yüksek şeklidir.2

Aliya “hayatımıza anlam veren şey"27 olarak nitelendirdiği hürriyet ile ahlak arasındaki ilişkiyi de şu veciz sözlerle açıklar: "Diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır, demokrasi ona izin verse bile ahlaklıdır. Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir. Bir diktatörlük özgürlüğü, dolayısıyla seçme imkanını ortadan kaldırmak suretiyle, kendi temellerinde ahlakçılığın nefyini içerir. Bu noktaya kadar, tarihteki tüm tezahürler ne olursa olsun, din ile diktatörlük birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlar.28

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şunu çıkarabiliriz: Aliya, adalet, hukuk ve hürriyet kavramlarından hareketle, telifi imkânsız farklılıkların bulunduğu bir dünyada birlikte yaşamanın ön şartının fanatizmden uzak kalma olduğunu savunmaktadır. Bu kadim meseleyi ele alırken de bir yandan “Dinde zorlama yoktur”, “Allah adaleti emreder” gibi Kur’ani hakikatlere, diğer yandan da aynı kaynaktan beslenen “insan olmak ve insan kalmak gibi” ahlaki ilkelere dayanmaktadır.

Sonuç yerine

Değerli katılımcılar,

Aliya’nın düşüncesi ve pratiği sadece Avrupa’nın değil tüm dünyanın uzun süredir yaşadığı akıl tutulmasından çıkışın yolunu göstermektedir. Bu akıl tutulması toplumsal siyasal ve hukuksal alanda “öteki”ni dışlayan tek boyutlu bir anlayışın hâkim olması olarak ortaya çıkmıştır. Bu akıl tutulmasının tüm siyasal kurumlara dahası yargıya da sirayet etmiş olması durumun vahametini göstermektedir.

Aliya, Bosna savaşını da bu anlamda, hoşgörüyü üreten “akıl” (aklıselim) ile onu ortadan kaldırmayı hedefleyen “akıl tutulması” (çılgınlık) arasındaki çatışma olarak değerlendirir. Bu çatışmada Saraybosna’da aynı kare içinde bulunan cami, katedral, kilise ve sinagog hoşgörüyü, dolayısıyla aklıselimi, aynı şehirde 160 kez bombalanan askeri hastane ve temellerine kadar yakılan milli kütüphane ise “akıl tutulması”nı temsil etmektedir.29

Aslında bu çatışma, çok daha önceye dayanan felsefi bir arkaplana sahiptir. Bir tarafta farklılığı zenginlik kaynağı olarak gören, “öteki” ile birlikte yaşamayı sadece toplumsal çeşitliliğin dayattığı bir zorunluluk değil aynı zamanda ahlaki bir ödev olarak gören çoğulcu bir anlayış var. Diğer yanda ise araçsal akla yaslanan, “öteki”ni yok edilmesi gereken bir tehdit olarak gören ve farklılıkları aynılaştırarak homojen bir toplum hayali kuran tek-tipçi anlayış var.

Aliya bu çatışmadan çoğulculuğu savunan aklıselimin galip çıkacağından emindir. Saraybosna’da her gün bombaların düştüğü, binlerce insanın hayatını kaybettiği, binlercesinin sakat kaldığı, tarihi binaların yerle bir edildiği bir dönemde bile tüm olumsuzlukları zikrettikten sonra şöyle seslenmişti: "İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur."30

Aliya bu sözüyle ve örneklik teşkil eden hayatıyla günümüz toplumlarının yaşadığı “akıl tutulması”ndan çıkışın reçetesini de sunmaktadır.

Bize düşen ise sadece seçme kabiliyetimizi kullanmaktır.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 


*Saraybosna Üniversitesi’nde 19 Ekim 2018 tarihinde düzenlenen “Aliya İzzetbegoviç ve Onun Hukuk ile Devlet Anlayışı” konulu Konferans için hazırlanan konuşma metnidir.

(1) Martin Heidegger, Discourse on Thinking, Çeviren: J.M.Anderson ve E.H. Freund, (New York: Harper Books, 1956), s.45.

(2) Ibid., s. 47.

(3) A. İzzetbegoviç, Konuşmalar, 19.Baskı, Çevirenler: F.Altun ve R. Ahmetoğlu, (İstanbul: Klasik Yayınları, 2015),

s.253; A. İzzetbegoviç, Geleceği Yenilemek, Derleyen: A. Öz, 3. Baskı, (İstanbul: Pınar Yayınları, 2018), s.123.

(4) A. İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, 3. Baskı, Çeviren: S. Şaban, (İstanbul: Klasik Yayınları, 2015), ss. 286-287.

(5) İzzetbegoviç, Konuşmalar, s.49.

(6) A. İzzetbegoviç, Köle Olmayacağız, Çeviren: R. Ademi, 4.Baskı, İstanbul: Fide Yayınları, 2018, s. 179.

(7) Ibid., ss. 204-205.

(8) A. İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, 14. Baskı, Çevirenler: A. Erkilet, A. Demirhan ve H.Öz, (İstanbul, Klasik Yayınları, 2016), s. 195.

(9) S. Zweig, Castellio Calvin’e Karşı ya da Bir Vicdan Zorbalığa Karşı, çeviren: M.Topal ve K.Koçak, (İstanbul: İletişim yayınları, 2018), ss.144-147.

(10) H.L.A. Hart, Law, Liberty and Morality, (Oxford: Oxford University Press, 1963), s.44.

(11) Zweig, Castellio Calvin’e Karşı, s.173

(12) İzzetbegoviç, Konuşmalar, s. 75.

(13) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, s. 298. Aynı konuda bkz. Z. Arslan, “Taking Rights Less Seriously: Postmodernism and Human Rights”, Res Publica, 5 (1999): 195-215, ss.197-199.

(14) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, s. 302.

(15) Ibid., s. 305.

(16) İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, 21. Baskı, Çeviren: H.T.Başoğlu, (İstanbul: Klasik yayınları, 2015), s. 171.

(17) Ibid., s. 172.

(18) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, s.299.

(19) A. Izetbegović, Inescapable Questions: Autobiographical Notes, (Leicester: Islamic Foundation, 2003), s.68; İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, s.77.

(20) İzzetbegoviç, Köle Olmayacağız, s.14.

(21) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, s. 299.

(22) Münif Paşa, Hikmet-i Hukûk, Hazırlayan: G.Doğan, (Konya: Çizgi Kitabevi, 2016), § 2, s.22.

(23) Locke, Hoşgörü Üstüne Bir Mektup, Çeviren: M. Yürüşen, (Ankara: Liberte, 2004), s.36.

(24) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, s.299.

(25) İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, 62.

(26) İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslâm,77.

(27)İzzetbegoviç, Konuşmalar, s. 235.

(28)İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım,s. 78.

(29) İzzetbegoviç, Köle Olmayacağız, s. 157; İzzetbegoviç, Konuşmalar, ss. 71-72.

(30) İzzetbegoviç, Konuşmalar, s.75.

 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesinin kuruluşunun 56. yıldönümü dolayısıyla düzenlediğimiz törene hoşgeldiniz diyor, sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Bugün aramızda Venedik Komisyonu Başkanı, Afrika Anayasa Yargısı Konferansı Genel Sekreteri ve 20 ülkenin Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri de bulunmaktadır. Kendilerine bu anlamlı günde bizi yalnız bırakmadıkları için ayrıca teşekkür ediyorum.

Bu yıl düzenlediğimiz sempozyumun konusunu bireysel başvurunun beş yılının değerlendirilmesi olarak belirledik. Mahkememizin bireysel başvuru uygulamasını bütün boyutlarıyla ele alarak beş yıllık tecrübenin bir anlamda muhasebesini yapmak istiyoruz. Bu nedenle konuşmamı önemli ölçüde bu konuya ayırdım. Ancak bu konuya geçmeden bireysel başvuruyu da içine alan anayasa yargısını ortaya çıkaran kavramsal ve tarihsel arkaplana kısaca değinmek faydalı olacaktır.

Bilindiği üzere anayasa yargısının temelinde anayasanın üstünlüğü ilkesi yatar. Buna göre anayasa, normlar piramidinin en üstünde yer alan bağlayıcı kurallar bütünüdür. “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz” şeklindeki Anayasa hükmü anayasanın üstünlüğü ilkesini ifade eder.

Üstün ve bağlayıcı kurallar bütünü olarak anayasaların iki temel işlevi vardır. Birincisi bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri güvenceye almak, ikincisi de bu amaçla iktidar haritasını, başka bir ifadeyle devlet otoritesinin sınırlarını çizmektir.

Anayasaların bu iki işlevi, bilhassa yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olmasını gerektirir. Bu noktada yargının, bir anlamda siyasetin alanını oluşturan yasama ve yürütmeyle ilişkisi hayati derecede önemlidir. Yargı-siyaset ilişkisinin sağlıklı bir zeminde kurulması ve sürdürülmesi, bir yandan yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanmasına, diğer yandan da yargının anayasal ve yasal sınırları içinde kalarak yerindelik denetiminden ve yargısal aktivizmden kaçınmasına bağlıdır.

Anayasaların temel hakları güvenceye alma ve bu amaçla devlet otoritesini sınırlama işlevi, anayasanın üstünlüğü ilkesi ile birleşerek bir adım sonra anayasa yargısını ortaya çıkarmıştır. Anayasa Mahkemeleri, anayasanın üstünlüğü fikrini etkili bir şekilde hayata geçirmek için kurulmuştur. Başka bir ifadeyle anayasa mahkemeleri, anayasal hak ve hürriyetleri korumak amacıyla iktidar haritasının ihlal edilip edilmediğini denetlemekle görevli kurumlar olarak düşünülmüştür.

Anayasa mahkemelerinin kurulması ve yaygınlaşması, tarihsel olarak büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Bu gelişmenin arkasında, savaş öncesinde ve sırasında yaşanan yoğun hak ihlalleri yatmaktadır. Bu nedenle ulusal ölçekte anayasa mahkemelerinin ortaya çıkışı, bölgesel düzeyde de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzalanması ve devamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) kuruluşu, büyük acılara yol açan sistematik hak ihlallerine tepkinin sonucudur.

Türk Anayasa Mahkemesi ise farklı bir tarihsel bağlamda ve farklı bir misyonla kurulmuş olsa da, bugün Anayasa’yla kendisine verilen norm denetimi, bireysel başvuruları inceleme ve diğer görevlerini yerine getirmektedir. Bu görevler bağlamında Anayasa Mahkemesinin varlık nedeni, bireylerin anayasal hak ve hürriyetlerini korumaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’de anayasa yargısının 56 yıllık tarihini ilk 50 yıl ve son 6 yıl olarak ikiye ayırmak yanlış olmaz. Zira 2010 Anayasa değişikliğiyle hukuk sistemine giren ve 2012 yılında uygulanmaya başlayan bireysel başvuru anayasa yargısında yeni bir dönemi başlatmıştır. Anayasa Mahkemesi bu yeni dönemde, temel hak ve özgürlükleri esas alan ve devleti yaşatmanın yolunun insanı yaşatmaktan geçtiğini savunan “hak eksenli” bir yaklaşımı benimsemiştir.

Yaşanan bu paradigma değişimi, aslında anayasa koyucunun da iradesini yansıtmaktadır. 2010 Anayasa değişikliğine ilişkin Anayasa Komisyonu Raporu’na göre, “bugüne kadar Devletçi anlayışla, Devleti ve sistemi koruyan” bir kurum olarak algılanan Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru hakkının tanınmasıyla birlikte “artık özgürlükçü kararlar veren özgürlükleri güvenceye alan” bir kurum olarak algılanacaktır.

Bugün memnuniyetle ifade etmem gerekir ki, bireysel başvuru anayasa koyucunun belirlediği istikamette özgürlükçü bir paradigmanın temel enstrümanı hâline gelmiştir. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi bu yolun açılmasından sonra, aynı görevi üstlenen diğer ülkelerin mahkemeleriyle karşılaştırılmayacak ölçüde, ağır bir iş yüküyle de karşılaşmış ve bu iş yüküyle başarılı bir şekilde başa çıkmıştır.

Mahkememiz, olağanüstü hâl şartlarında dahi “hak eksenli” yaklaşımla kararlar vermeye devam etmiş ve olağanüstü hâlin getirdiği aşırı başvuru sayısını da yönetilebilir hâle getirmiştir. Geçen yıl bu salonda yaptığım konuşmada, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra yoğun bir iş yüküyle karşı karşıya olduğumuzu, ancak bir yandan bu iş yükünü azaltma, diğer yandan da öncü kararları alma sürecinin devam ettiğini söylemiştim.

Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi 20 Haziran 2017 tarihli öncü kararında öncelikle olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde alınan tedbirlere ilişkin hak ihlali iddialarını inceleme yetkisine sahip olduğunu belirtmiştir. Bu kararda, ayrıca olağanüstü dönemde yapılan bireysel başvuruların Anayasa’nın 15. maddesi kapsamında nasıl ele alınacağına dair temel ilkeler de belirlenmiştir. Böylece Anayasa Mahkemesi, ilk kez olağanüstü dönemlerde bireysel başvuru hukukunun temel parametrelerini tespit etmiştir.

Anayasa Mahkemesi, bu ilkeleri daha sonra tutuklu hâkim ve savcılar, gazeteciler ve diğer meslek gruplarıyla ilgili başvurularda geliştirerek öncü kararlarını önemli ölçüde tamamlamıştır. Bunlar dışında Mahkeme, tutuklu milletvekillerinin başvurularının çoğunu da karara bağlamıştır. Bu tür öncü ve ilke kararlarının hazırlığının, diğer kararlara göre, çok daha yoğun bir çalışmayı ve dolayısıyla daha uzun süreyi gerektirdiği açıktır.

Öte yandan Anayasa Mahkemesine başvuru sayısı geçen yıl bu zamanlar yüz bini aşmıştı. Bu kapsamda alınan tedbirler sayesinde derdest başvuru sayısı büyük oranda azaltılmıştır. Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz sonrasında olağanüstü bir çabayla yaklaşık 120 bin başvurudan 103 bin kadarını sonuçlandırmıştır. Böylece olağanüstü hâl döneminde şu ana kadar yapılan başvuruların %86’sı karara bağlanmıştır. Hâlihazırda Mahkememizin önünde yaklaşık 39 bin başvuru bulunmakta olup bu başvuruların 9 bin kadarı olağanüstü dönem tedbirlerine ilişkindir.

Anayasa Mahkemesi, olağanüstü hâl dönemine ilişkin çok sayıda başvuruyu kısa sürede sonuçlandırmanın yanında, olağan dönemde yapılan başvuruları da incelemeye devam etmiş, bu kapsamda yaşam hakkından adil yargılanma hakkına, özel hayata saygı hakkından ifade özgürlüğüne kadar birçok alanda ihlal kararları vermiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bireysel başvuru ülkemiz için yeni bir kurumdur. Bu alanda beş yıllık tecrübe önemli olmakla birlikte, bu kurumun tam olarak anlaşılması ve getiriliş amacına uygun olarak etkili bir şekilde kullanılması için yeterli değildir.

Bilindiği üzere, bu yeni kurum Anayasa Mahkemesinin diğer mahkemelerle ilişkisini de farklı bir boyuta taşımıştır. İdari ve yargısal yolların tüketilmesi zorunluluğu, uygulamada bireysel başvuruyu büyük ölçüde mahkeme kararlarına karşı kullanılan bir yol hâline getirmiştir.

Bu durum da, “ikincillik ilkesi”nin hassasiyetle uygulanmasına karşın, zaman zaman bazı sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Hemen belirtelim ki, bu sorunlar bize özgü olmayıp bireysel başvuruyu kabul eden diğer ülkelerde de yaşanmaktadır. Dahası anayasa koyucu da bu yolu açarken bu tür sorunların yaşanabileceğini öngörmüş, ancak toplumsal bir talebe dayanan bireysel başvurunun zamanla gelişecek ve doğal mecrasına girecek gerekli bir kurum olduğunu belirtmiştir.

Daha önce de farklı vesilelerle ifade ettiğimiz üzere, bireysel başvuru Anayasa Mahkemesini bir temyiz mercii hâline getirmemiştir. Anayasa Mahkemesi başvuruları incelerken derece mahkemelerinin kararlarının kanunlara uygun, yerinde ya da adil olup olmadığını değerlendirmemektedir. Anayasa Mahkemesinin incelemesi Anayasa’da güvenceye alınan bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır.

Anayasa gereğince, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Ayrıca, ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ortadan kaldırılması için gerekenlere hükmedilirken kanun gereği yerindelik denetimi yapılamaz.

Anayasa Mahkemesi 15 Mart 2018 tarihinde verdiği bir kararda “kanun yolu” ve “yerindelik” incelemesi yasağından ne anlaşılması gerektiğini de değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesine göre yasak getirilen alan, temel haklara ilişkin anayasal güvencelerle ilgili olmayıp bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Dolayısıyla “Anayasa’da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme ‘kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi’ veya ‘yerindelik denetimi’ olarak nitelendirilemez.”

Aynı kararda, aksi yönde bir kabulün Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevini işlevsiz kılacağı, bunun da bu kurumun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla bağdaşmayacağı belirtilmiştir.

Bu noktada bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ve icrası meselesi de üzerinde durulması gereken bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Mahkemenin yukarıda bahsedilen kararında da vurgulandığı üzere, Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca “Anayasa Mahkemesi kararları... yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” Bu durum, anayasanın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü düzenleyen Anayasa’nın 11. maddesinin de doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu hükmün, genel olarak mahkeme kararlarının bağlayıcılığını düzenleyen Anayasa’nın 138. maddesinden temel farkı, Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve idare yanında “yargı organları”nı da bağladığını söylemesidir. Bu bağlamda Anayasa’nın açık hükümleri karşısında Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması düşünülemez.

Esasen bireysel başvurunun etkili olması, bir başvuruda ihlal tespit edildiğinde bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Hiç kuşkusuz ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda takdir yetkisi, kural olarak başta derece mahkemeleri olmak üzere kamu makamlarına aittir. Ancak bazı istisnai durumlarda tespit edilen ihlalin niteliği, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından ilgili mercilerin önünde tek bir seçenek bırakabilir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için alınması gereken tedbiri açıkça gösterir, ilgili merci de bu tedbiri alır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa Mahkemesi anayasal hak ve hürriyetlerin ihlal edilip edilmediğini denetlerken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve onu bağlayıcı olarak yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını da dikkate almaktadır. Bilindiği üzere Avrupa Konseyinin kurucularından olan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hazırlanması sürecine katılmış ve Sözleşme’yi 1950 yılında imzalayan ilk ülkeler arasında yer almıştır.

Bireysel başvuruda Sözleşme’yi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını dikkate almak bir tercih olmaktan ziyade en az üç nedenle anayasal bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birincisi, ülkemizde 1961 Anayasası’ndan bu yana anayasaların temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi göz önünde bulundurulmuştur. Bu durum özellikle 1995, 2001, 2004 ve 2010 yıllarında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri için geçerlidir. Örneğin 1982 Anayasası’nda temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini düzenleyen 13. maddede 2001 yılında yapılan değişikliğin tek cümlelik gerekçesi, maddenin “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlenmekte” olduğu şeklindedir. Dahası olağanüstü durumlarda temel hakların sınırlandırılmasına ilişkin esasları ve güvenceleri düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesi, neredeyse Sözleşme’nin 15. maddesinin tekrarından ibarettir.

İkincisi, Anayasa’nın 148. maddesi bireysel başvuruya konu olabilecek olan hak ve özgürlükleri belirlerken açıkça Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne atıf yapmaktadır. Buna göre bireysel başvuru, tüm anayasal haklar için değil Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ortaklaşa korunan hak ve özgürlükler için geçerli bir başvuru yoludur.

AİHM içtihadını dikkate almayı gerektiren üçüncü ve pratik neden ise anayasa koyucunun bireysel başvuruya yüklediği işlevdir. Gerçekten de gerek Anayasa’nın 148. maddesinde yapılan değişikliğin gerekçesinde gerekse de Anayasa Komisyonu Raporu’nda bu kurumun işlevinin Strazburg Mahkemesine “başvuruları azaltmak ve sorunu milli hukuk içinde çözmek” olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Beş yılı aşan uygulamada bu hedefin gerçekleştiği, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun açılmasından sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların ve bu başvurularda verilen ihlal sayılarının önemli ölçüde azaldığı görülmektedir. Ayrıca 15 Temmuz sonrası olağanüstü dönemde, yüz bini aşan başvuru, bu yolun açılması sayesinde Strazburg’a gitmeden Anayasa Mahkemesi önünde karara bağlanmış veya derdest durumdadır.

Diğer yandan bireysel başvuru, bireylerin uğradıkları hak ihlallerinin uluslararası bir mahkemeye gitmeden ülke içinde giderilmesini sağlamak suretiyle Türkiye’de demokratik hukuk devletinin gelişimine önemli bir katkı yapmıştır.

Tüm bu hususlar bireysel başvurunun temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından büyük bir kazanım olduğunu göstermektedir. Eminim gelecek nesiller bu kurumu 2010 yılında anayasal sisteme kazandıranları ve başarılı bir şekilde uygulanmasında emeği geçenleri şükranla anacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının büyük bir kısmı adil yargılanma hakkına ilişkindir. Bu durum bireysel başvurudan beklenen yararın sağlanması bakımından etkili bir yargı sisteminin ne kadar elzem olduğuna işaret etmektedir.

Konuşmamın son kısmında ideal bir yargı sisteminin sahip olması gereken üç değerden kısaca bahsetmek istiyorum. Etkili bir yargı düzeni akıl, ahlak ve adalet olmak üzere üç temel kaide üzerine kurulur. Esasen “3A” olarak da formüle edilebilecek olan bu kavramlar olmadan sadece yargı değil, herhangi bir medeniyet de tasavvur edilemez.

Bilindiği üzere akıl, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biridir. Düşünme ve anlama imkânı sağlayan akıl, insanı eşyanın bilgisine sahip kılar. Akıl, sorumluluğu ve dolayısıyla bağımsız olmayı gerektirir. Tam da bu nedenle Kant, aydınlanmanın şiarını “aklını kullanma cesaretini göster” şeklinde ifade etmiştir. Zira aklını kullanamayanlar, başkalarının aklının aracı ve esiri olurlar. Bu bağlamda yargısal akıl, hür ve bağımsız vicdanların varlığını zorunlu kılar.

İbn Rüşd’e göre ideal bir hâkimde bulunması gereken özelliklerin başında iyi ahlaklı olması gelir. Kötü ahlaklı bir hâkimin adil olması mümkün değildir. Ahlak da içe ve dışa dönük olarak sorumluluğu, bu da doğal olarak hürriyeti gerektirir. Hür olmayanın sorumluluğu da olamaz. Bu nedenle, merhum Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle “Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Ancak hür fiil ahlaki fiildir.”

Diğer yandan hürriyet, insani ve ahlaki varoluşun temel değerini oluşturan insan onurunun da alamet-i farikasıdır. Osmanlı’nın son döneminde yaşayan Mehmet Tahir Münif Paşa, 1884 yılında yayınlanan Hikmet-i Hukuk (Hukuk Felsefesi) adlı kitabında özgürlük ile insan haysiyeti arasındaki ilişkiyi çok güzel anlatır. Münif Paşa’ya göre “Hürriyet insanlık haysiyetinin şahididir; hürriyet olmasa haysiyet kalmaz; hürriyeti olmayan adamın hareketleri kendi hareketleri değildir.”

Son olarak adalet ise yer ve göğün üzerine bina edildiği temel değerdir. “Adalet”, yine Aliya’nın dediği gibi, “isbata ihtiyaç duymayan az sayıdaki şeyden biridir. Adalet ve hakkaniyete olan ihtiyacı isbatlamak, ya -kalbi olanlar için- abes, ya da -kalbi olmayanlar için- faydasız bir iştir.”

Bu nedenle adalete olan ihtiyaçtan ziyade, onun neyi gerektirdiğini konuşmak durumundayız. Adalet en basitinden “herkese hakkı olanı ve hakettiğini verme”yi gerektirir.

Diğer yandan adalet bir söylem değil, eylem meselesidir. Dahası adaletin sağlanması da yetmez, sağlandığının bilinmesi gerekir. Zira adaletin tecelli ettiğinin görülmesi ve gösterilmesi, bir yandan devlete olan inancı diğer yandan da adalet dağıtmakla görevli yargıya yönelik güveni pekiştirir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında yargının karşı karşıya kaldığı tüm zorluklara ve travmalara rağmen genelde yargı sisteminin özelde de bireysel başvuru sisteminin işliyor olması başlı başına değerlidir. Hiç kuşkusuz diğer kurumlarda olduğu gibi yargıda da hatalı kararlar verilebilir. Ancak bunlar yargı sistemi içinde düzeltilecektir, nitekim düzeltilmektedir.

Bu vesileyle büyük bir özveriyle çalışan ve Anayasa’ya göre “Türk Milleti adına” karar veren tüm yargı mensuplarımızı tebrik ediyor, zor ve fakat onurlu görevlerinde başarılar diliyorum. Aynı şekilde fedakarca çalışan Mahkememizin başkanvekillerine, üyelerine, raportör ve raportör yardımcılarına ve her düzeyde görev yapan personeline teşekkür ediyorum.

Konuşmamı tamamlamadan önce geride bıraktığımız dönemde vefat eden emekli üyemiz, aynı zamanda Uyuşmazlık Mahkemesinin emekli başkanlarından Ahmet Akyalçın’a ve vefat eden tüm mensuplarımıza Allah’tan rahmet, hayatta olan Mahkememiz mensuplarına da sağlık ve afiyet diliyorum.

Son olarak, öğleden sonra başlayacak ve bireysel başvurunun beş yılının değerlendirileceği sempozyumun verimli ve başarılı geçmesini temenni ediyorum. Sempozyuma bildirileriyle katkı yapacak olan değerli akademisyenlere ve yargı mensuplarına şimdiden şükranlarımı sunuyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Törenimize katıldığınız ve beni sabırla dinlediğiniz için bir kez daha teşekkür ediyor, hepinize sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum.

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 

Saygıdeğer misafirler,

Anayasa Mahkememizin değerli Başkanvekili, üyeleri, raportörleri ve raportör yardımcıları,

Değerli katılımcılar,

hepinizi en içten duygularımla, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada Uluslararası 5. Yaz Okulunun açılış konuşmasını yapmaktan dolayı büyük bir memnuniyet duyduğumu ifade etmek isterim.

Bildiğiniz gibi, Türk Anayasa Mahkemesinin yaz okulu programı, Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği (AACC) bünyesinde gerçekleştirilen bir etkinlik olarak 2013 yılında başladı ve bugün beşincisinin açılışını yapmaktayız.

Geçen yıl Endonezya’nın Bali şehrinde yapılan AACC’nin 3. Üyeler Kurulu toplantısında tüzük değişikliği yapılarak daimi sekretarya oluşturulmuş, bu çerçevede Ankara’da Eğitim ve İnsan Kaynaklarını Geliştirme Merkezi kurulmuştur. Son iki yıldır yaz okulları bu Merkez’in faaliyetleri olarak organize edilmektedir.

Hemen belirtelim ki, her yıl farklı konular etrafında düzenlediğimiz yaz okulları, anayasa mahkemeleri ve dengi kurumlar arasında bilgi ve tecrübe paylaşımını hedefleyen, kurumlarımız arasındaki ilişkileri geliştirmeye katkı yapan programlardır. Bu yönüyle şu ana kadar düzenlenen yaz okullarının katılımcılardan oldukça olumlu geri dönüşler aldığını memnuniyetle ifade etmek isterim.

Değerli katılımcılar,

Bugün açılışını yaptığımız Yaz okuluna katılımın, geçen yıla göre, daha geniş olduğunu da memnuniyetle paylaşmak isterim. Türkiye dâhil, toplam 17 ülkenin Anayasa Mahkemesi veya muadili kurumlardan katılım sağlanmaktadır. Bir iki ülke hariç AACC’ye üye tüm Mahkemelerden temsilcilerin aramızda bulunması ayrıca sevindirici bir gelişmedir. Bu çerçevede, Afganistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Endonezya, Gürcistan, Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, Kore, Kosova, Malezya, Moğolistan, Rusya, Özbekistan, Tacikistan, Tayland ve Türkiye’den toplam kırk civarında temsilci yaz okuluna katılmaktadırlar.

Bunun dışında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Afrika Anayasa Yargısı Kongresi ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Ofisinden de konuşmacı olarak Yaz Okuluna katılım sağlanmıştır. Bu vesileyle ben tüm katılımcılara ve konuşmacılara şimdiden şükranlarımı sunuyorum.

Bu yılki yaz okulunun konusu olan “Göç ve Mülteci Hukuku” tüm dünyayı ilgilendiren, günümüzün en önemli ve en zor konularından birini teşkil etmektedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin verilerine göre bugün dünyada toplam 21 milyon mülteci bulunmaktadır. Sadece Türkiye’de 3 milyonu aşkın mülteci barınmaktadır. Türkiye’deki mülteci sayısının Birleşmiş Milletlere üye 61 ülkenin nüfusundan daha fazla olduğunu belirtmek gerekir.

Yaz okulunda konunun hukuki boyutu ele alınacak, özellikle ulusal ve uluslararası hukuk açısından yabancıların hakları meselesi tartışılacaktır. Bu çerçevede Türk Anayasa Mahkemesi’nin kararları, AİHM’nin konuya yaklaşımı ve Yaz Okuluna katılan ülkelerin uygulamaları anlatılacak, bu konuda karşılıklı bilgi paylaşımı gerçekleşecektir.

Göç ve ilticanın sebep ve sonuçları üzerine uzun süredir konuşulmaktadır. Göç olgusu, savaş, iç savaş, terör ve yoksulluk gibi olumsuzluklardan kaçarak insanların daha güvenli ve daha müreffeh bir yer arayışının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Sebepleri ne olursa olsun, göç edenlerin göç ettikleri ülkelerde çok büyük sorunların yaşandığı bir gerçektir. Göç olgusunun yarattığı sorunların başında göçmenlerin dışlanması, tam olarak insan muamelesi görmemesi, şiddete maruz kalması, hatta öldürülmesi gibi hususlar gelmektedir.

Başka bir ifadeyle göç, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gibi birlikte barış içinde yaşama idealini zehirleyen hastalıkları gün yüzüne çıkarmaktadır. Gün geçmiyor ki uluslararası haber ajanslarında “yabancı” olarak görülenlere yönelik bir saldırı haberi okumayalım. Bu bağlamda bir süredir Myanmar’da Arakan müslümanlarına yapılanlar ve bunun karşısında insanlığın derin sessizliği tam bir vicdan tutulmasına işaret etmektedir.

Tüm bu sorunların kaynağında “öteki” olarak görülenlerle sağlıklı bir ilişkinin kurulamaması yatmaktadır. Göç ve ilticanın daha da görünür kıldığı yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, farklılıkların yönetiminde dikkate alınması ve tedavi edilmesi gereken tutum ve davranışlardır. Bunlar esasen ontolojik düzeyde ben-merkezci bir anlayışın, patolojik bir “ben-öteki” ya da “biz-ötekiler” ilişkisinin yansımalarıdır.

Yabancı düşmanlığı, yerli olanın sonradan gelene ve farklı olana karşı beslediği olumsuz duyguları ifade eder. Yaban-cı ötekidir. Bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan, kısacası farklı olandır.

Saygıdeğer misafirler,

Değerli katılımcılar,

Açıkça ifade etmek gerekir ki, dünyamız yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gibi toplumsal ve siyasi hastalıklardan muzdariptir. “Öteki”ne yaşama hakkı tanımayan bu hastalıklı anlayışların her geçen gün zemin kazanması, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi değerlere ve bu değerlerin biçimlendirdiği siyasal sistemlere yönelik en büyük tehdittir. Kısacası, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi çağımızın kara ve karanlık yüzleridir.

Yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla mücadelenin yolu “insan” odaklı bir anlayışın toplumsal ve siyasal alanda hâkim kılınmasından geçmektedir. Bu anlayışın Doğu’da da Batı’da da çok güçlü kökleri bulunduğu bilinmektedir.

Bu toprakların ruh köklerini oluşturan Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi düşünürler, insanı merkeze alan, hoşgörüyü ve sevgiyi topluma hâkim kılmaya çalışan mesajlarıyla, birlikte yaşama kültürüne eşsiz katkılarda bulunmuşlardır. Hacı Bektaş-ı Veli, “hakikatin ikinci makamı, yetmiş iki milleti ayıplamamaktır” der. Yunus Emre’nin, “yaradılanı severim, yaradandan ötürü” sözü, Mevlana Celalettin Rumi’nin “evrenin yaratılış sebebi insandır” sözü ve “ne olursan ol yine gel” çağrısı aynı hakikate işaret ediyor. Bu, insanın kendi içinde değer olduğu, bir araç olmadığı ve tam da bu nedenle saygıyı/hoşgörüyü hak ettiği hakikatidir.

Doğu gibi Batı da homojen değildir. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobiyi üreten/besleyen düşünceler yanında, çoğulculuğu ve hoşgörüyü savunan güçlü düşünce gelenekleri de mevcuttur. Ünlüfilozof Kant bu geleneğin en önemli temsilcilerinden biridir.

Kant, 1795 yılında kaleme aldığı "Ebedi Barış" adlı makalesinde "misafirperverlik hakkı"ndan bahseder. Buna göre, bir yabancı kendi toprağından başka bir yere gittiğinde düşman muamelesi görmeme hakkına sahiptir. Dolayısıyla bir şekilde sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir iyilik ya da hayırseverlik gereği değil, onların haklarına saygı gereği düşmanca davranmama yükümlülüğümüz vardır.

Kant'ın "misafirperverlik hakkı", bugün özellikle mülteciler için geçerlidir. Türkiye, üçmilyondan fazla mülteciye kapısını ve yüreğini açarak, aslında "öteki"nin "misafirperverlik hakkı"nın korunmasına tarihi bir katkı yapmaktadır.

Elbette kavramlar ve kurumlar tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda farklı biçimler kazanır. Ancak bugün geldiğimiz noktada savunduğumuz adalet, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, çoğulculuk, hoşgörügibi değerler Doğu ve Batı’nın ortak değerleridir. Bu değerleri ve özellikle de öteki’nin “misafirperverlik hakkı”nı koruyan, farklılıkları tehdit olarak görmeyen, toplumsal ve siyasal çoğulculuğu önemseyen insan-odaklı bir kültürü ve pratiği geliştirerek gelecek nesillere aktarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bu kapsamda yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobiye karşı mücadele etmenin iki yolu vardır. Birincisi, insan-odaklı anlayışı yaygınlaştırmaktır. İnsan masum doğar; kötülüğü ve düşmanlığı sonradan öğrenir. Gerçekten de yabancı düşmanlığı, ırkçılık, İslamofobi gibi tutumlar, kişilerin içine doğdukları toplumda sonradan öğrendikleri/öğretildikleri sapmalardır.

Bu nedenle yapılması gereken, bu öğrenme sürecini tersine çevirmektir. Tarihte ve doğada kötülüğün de iyiliğin de örnekleri vardır. Tüm mesele bizim bugünü ve geleceği inşa ederken hangisini tercih edeceğimizle ilgilidir.

İkincisi, hukuksal mücadelenin araçlarını gözden geçirerek daha etkili olmalarını sağlamaktır. Gerek ulusal hukuk düzenlerinde gerekse uluslararası insan hakları hukukunda özellikle nefret söylemi ve ırkçılıkla mücadele konusunda daha kararlı bir duruş sergilenmelidir. Unutmamak gerekir ki, nefret söylemine müsamaha yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın değirmenine su taşıyacaktır.

Konuşmamı, bilge devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’i rahmetle anarak tamamlamak istiyorum. Tarih 25 Mart 1994... İki yüz bin (200.000) Boşnak öldürülmüş, altı yüz bin (600.000) insan yerinden yurdundan sürülmüş, 800 cami bombalanmış, Bosna-Hersek’in şehirleri ve köyleri yerle bir edilmiş, sadece Saraybosna’daki askeri hastane 160 kez bombalanmış... Tüm bunları anlattıktan sonra diyor ki Aliya “İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.”

Aliya İzzetbegoviç, bütünüyle ahlaki bir kavram olarak nitelediği “insan olmak ve insan kalmak” kavramının siyasi dildeki ve uygulamadaki karşılığını da şöyle ifade eder: “Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız, demektir. Bu, aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak."

Umarım yaşlı Dünyamız geçmişte yaşanan acı tecrübelerden ders çıkararak İzzetbegoviç’in gösterdiği aydınlık yolda ilerler.

Sözlerimi tamamlarken bir kez daha hepinizi saygıyla selamlıyor, 5. Yaz Okulunun başarılı ve verimli geçmesini temenni ediyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

OLAĞANÜSTÜ HALLERDE ANAYASAL İLKELERİN İDAMESİ

Avrupa Anayasa Mahkemeleri Konferansı XVII. Kongresi

Konu: “Anayasa Mahkemelerinin Anayasal İlkelerin İdamesi ve Uygulanmasındaki Rolü”

Batum,

28-30 Haziran 2017

Saygıdeğer katılımcılar,

Hanımefendiler ve beyefendiler,

Başlamadan önce Gürcistan Anayasa Mahkemesi’nin Başkanına, tüm üyelerine ve çalışanlarına içten ve sıcak misafirperverlikleri için teşekkür etmek istiyorum.

Aynı zamanda Sayın Zaza Tavadze’ye böyle seçkin meslektaşlarıma konuşma imkânı verdiği için ayrıca teşekkür ederim.

Bana ayrılan kısıtlı süre içerisinde, anayasa mahkemelerinin olağanüstü zamanlardaki potansiyel rolü hakkında özellikle Türkiye’nin en son yaşadığı tecrübeye atfen birkaç şey söylemek isterim.

Basit bir ifadeyle başlayayım: “Her zamankinden daha çok insan haklarının yanında durmalıyız.” Jacques Derrida, 11 Eylül terör saldırılarından bir kaç hafta sonra verdiği bir röportajda böyle diyor ve devamla “İnsan haklarına ihtiyacımız var. Onlara ihtiyaç duymaktayız ...”1 şeklinde insan haklarının önemini vurguluyordu.

Gerçekten de, Derrida’nın bu basit ifadesi anayasa mahkemelerinin olağanüstü zamanlarda izlemesi gereken yönü işaret etmektedir. Bu açıklama çok basit gibi görünse de, hakların olağanüstü hallerde korunması amacını gerçekleştirmek son derece zordur.

Anayasa mahkemeleri bireylerin temel hak ve özgürlüklerine devlet kurumlarının olası ölçüsüz müdahalelerine karşı onları korumak amacıyla anayasal sınırları güvenceye almak için vardırlar. Anayasa mahkemelerinin bu rolü, yürütmenin artan yetkilerinden dolayı anayasal hakların daha kırılgan ve hassas olduğu olağanüstü hallerde çok daha önemlidir.

Neredeyse bütün anayasalar olağanüstü hal ilanı için gerekli şartları düzenlemekte ve olağanüstü hal kararnameleri ve işlemleri için temel koşulları belirlemektedir. Bu nedenle olağanüstü haller için hukuki bir çerçeve sunan bir “olağanüstü hal anayasası” na sahip olduğumuz söylenebilir.

Olağanüstü halde kritik rollerini ifa etmek için, anayasa mahkemeleri en az şu üç hususta dikkatli olmalıdırlar. Birincisi, anayasal yetkileri kullanan mahkemeler, kendilerinin de anayasaya bağlı olduklarını unutmamalıdır. Diğer bir ifadeyle, olağanüstü halde sadece “olağanüstü hal anayasası” nda kendilerine tanınan yetkileri kullanmalıdırlar. Mahkemelerin anayasaya yönelik saygıları özellikle olağanüstü hallerde çok önemlidir, çünkü böyle zamanlarda herhangi bir yargısal aktivizm meşruiyet krizlerine yol açabilir. Anayasa mahkemeleri anayasanın sınırları içerisinde hareket ederek anayasal hakları korumalıdırlar.

İkincisi, yargısal ve/veya anayasal denetim bir kanun ya da idari eylemi belli gerekçelere dayanarak kanuna ya da anayasaya aykırı ilan etmenin ötesine gitmemelidir. Hak ve özgürlüklerin korunması için hangi politikaların gerekli olduğunu dikte etmek mahkemelerin görevi değildir. “Bu [düzenleme] a, b, c, … gerekçelerinden dolayı kabul edilemezdir; [kanun koyucu olarak] daha iyi bir yol bulun” şeklindeki yaklaşım bir anayasa mahkemesi için daha uygun bir bakış açısı olarak görülmektedir.2 Örneğin, anayasa mahkemeleri terörizmle mücadeleye yönelik politikaların esaslı bir analizini yaparak kendi görüşlerini yürütmeye empoze etmekten kaçınmalıdır. Diğer bir deyişle, etkili bir terörle mücadele politikası, yürütme organına geniş takdir yetkisi bırakmayı ve belli bir ölçüde yargısal ılımlılığı gerektirmektedir. Bu yaklaşım, “yürütmenin ulusal güvenliğe karşı tehditlere kaynakları, yetkisi ve esnekliğiyle cevap verebilecek tek organ olduğu” şeklindeki yaygın varsayıma dayanmaktadır.3

Üçüncüsü, yürütme ulusal güvenlik tehditlerini değerlendirme ve bu tehditleri ortadan kaldırma açısından daha iyi bir konumda olmasına rağmen, sınırsız yetkilere de sahip değildir. Yürütme yasalar çerçevesinde hareket etmeli ve olağanüstü halde de hukukun üstünlüğü hakim olmalıdır.4 Bundan dolayı, anayasa mahkemelerinin rolü “terörizme karşı mücadelenin kanunlar çerçevesi dışında değil içinde yapılmasını sağlamaktır”.5

Özetlemek gerekirse, olağanüstü hallerde mahkemeler, yürütme gücünün işlem ve eylemlerini incelemek için sınırlandırılmış yetkilere sahiptirler. Kamu düzenine karşı var olan terör tehdidini ortadan kaldırmak kesinlikle mahkemelerin yetkisinin ötesindedir. Terörizm sorununu çözmek yürütme ve yasamanın görevidir. Mahkemelerin görevi ise devlet kurumlarının “olağanüstü hal anayasası” ve kanunlar dairesinde hareket etmelerini sağlamaktır.

Değerli Meslektaşlarım,

Olağanüstü hallere yönelik bu prensiplerin uygulanması hakkında daha ayrıntılı bilgi vermek için Türkiye’deki duruma değinmek isterim. Şu an devam eden olağanüstü hal, 249 kişinin şehit olmasına ve 2000’den fazla insanın yaralanmasına neden olan 15 Temmuz 2016 askeri darbe teşebbüsünün ardından ilan edilmiştir.

Belirtmem gerekir ki, menfur bir terör saldırısı olan darbe teşebbüsü, Fransa ya da herhangi bir Avrupa devletinde gerçekleşen terör saldırıları ile karşılaştırıldığında daha geniş çaplı ve yıkıcıydı. 15 Temmuz olayı yarattığı travmatik etki bakımından yalnızca ABD’deki 11 Eylül (9/11) terör saldırılarıyla karşılaştırılabilir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri “(darbe teşebbüsünün) amacına ulaşması halinde Türkiye’de demokrasiyi ortadan kaldıracağını ve Avrupa Konseyi’nin tüm değerlerini bertaraf edeceğini” vurgulamıştır.6 Aynı şekilde, Venedik Komisyonu da olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri hakkında görüşünde “demokratik hükümete karşı girişilen bir askeri darbenin, doğası gereği, demokrasi ve hukukun üstünlüğü değerlerinin inkârı anlamını taşıdığını” belirtmiştir”.7

Gerçekten de 15 Temmuz darbe teşebbüsü anayasal demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına şiddetli bir saldırıydı. Bundan dolayı, darbe teşebbüsünün ilk saatlerinde, anayasanın koruyucusu olarak Türk Anayasa Mahkemesi (AYM), şu açıklamayı yapmıştır: “Anayasal düzene karşı her türlü demokrasi dışı girişimi reddediyoruz ve demokratik hukuk devletinin yanındayız.”

Bu darbe teşebbüsü üzerine Bakanlar Kurulu 20 Temmuz 2016 tarihinde, FETÖ/PDY ve diğer terör örgütlerine karşı kapsamlı ve etkili bir şekilde mücadele edebilmek için, 90 günlüğüne ülke çapında olağanüstü hal ilan etmiş, 19 Nisan 2017 tarihinden geçerli olmak üzere ise üçüncü kez 3 aylık bir süre için olağanüstü halin uzatılmasına karar vermiştir.

Olağanüstü halin ilan edilmesinin ardından, Türkiye Avrupa Konseyine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesi uyarınca derogasyon hakkını kullandığını bildirmiştir. Derogasyon, olağanüstü hal 19 Temmuz 2017 tarihine kadar uzatıldığından hâlâ yürürlüktedir.

Olağanüstü hal, Türk Anayasa Mahkemesi açısından da norm denetimi ve bireysel başvuru (anayasa şikayeti) düzeyinde ağır bir meydan okumayı beraberinde getirmiştir. Norm denetimi konusunda, Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’larının Anayasa Mahkemesinin yargısal denetimine konu olamayacağını açık bir şekilde belirten Anayasa’nın 148. maddesine dayanarak bu KHK’ların anayasallığının denetlenmesi konusundaki iptal talebini reddetmiştir.8

Ancak Anayasa Mahkemesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak kanunlaştıkları takdirde OHAL KHK’larının anayasal denetimini yapma yetkisine sahiptir.

Ayrıca olağanüstü hal döneminde alınan idari kararlar ve yapılan işlemler yargı denetimine tâbidir. Olağanüstü hal süresi boyunca idare mahkemeleri için tek sınırlama, bu süre içerisinde alınan idari kararlar ve yapılan işlemler ile ilgili davalarda yürütmeyi durdurma kararı veremeyecek olmalarıdır.

Norm denetimine kıyasla, bireysel başvuru olağanüstü hallerde daha karmaşık sorunları karşımıza çıkarmaktadır. Bu konulara değinmeden önce, Türkiye’de bireysel başvuru sistemi hakkında birkaç söz söylemek isterim. Bireysel başvuru sisteminin 2012 yılında kabulü Türkiye’de anayasal hak ve özgürlüklerin korunması yolunda devrim niteliğinde bir adım olmuştur. Kısa bir süredir uygulanmasına rağmen Mahkeme bireysel başvurunun temel hakların korunması bakımından etkili bir yol olduğunu kanıtlamıştır.

Anayasa Mahkemesi nezdindeki bireysel başvurunun etkililiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce de teyit edilmiştir.9 Kısa bir süre önce Strazburg Mahkemesi, başvuranların AYM nezdinde bireysel başvuru yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle OHAL KHK’larının uygulanmasına ilişkin başvuruları reddetmiştir.10

Olağanüstü hal sırasında Mahkeme bireysel başvuru ile ilgili iki temel meydan okuma ile karşı karşıyadır. Birincisi, iş yükü şu an çarpıcı biçimde yükselmiş ve 105.000’in üzerine çıkmıştır. Bu başvuruların yüzde 75’i olağanüstü hal tedbirleri, özellikle de kamu görevinden çıkarılma ve tutukluluklar hakkındadır. AYM önündeki derdest başvuruların sayısı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 47 devletten gelen ve derdest olan toplam başvuru sayısından daha yüksektir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye’ye karşı yapılan başvuruların büyük ölçüde son zamanlardaki olağanüstü hal tedbirleri doğrultusunda arttığını da belirtmeliyim.

2 Ocak 2017 tarihli ve 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “İnceleme Komisyonu”nun kurulmasının, kamu görevinden çıkarılma gibi olağanüstü hal tedbirlerine karşı yapılan şikâyetlerin incelenmesi yolunda olumlu bir adım olduğu şüphesizdir. Komisyonun bu ay başvuruları kabul etmesi ve böylece AYM’nin iş yükünü hafifletmesi beklenmektedir.

AYM kendisine bireysel başvuru yapılmadan önce Komisyonun tüketilmesi gereken etkili bir yol olup olmadığına henüz karar vermemiştir. Bununla birlikte geçen ay Strazburg Mahkemesi, bir öğretmenin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi ile ihraç edilmesini konu alan, Köksal / Türkiye (Başvuru No. 70478/16) davasında oybirliğiyle başvuruyu iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Strazburg Mahkemesi başvurucunun kararları idare mahkemelerinin yargısal denetimine tabi olan, İnceleme Komisyonuna başvurmuş olması gerektiğini belirtmiş, idare mahkemelerinin verdiği kararların bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi önüne taşınabileceğini de ifade etmiştir.

Anayasa Mahkemesinin önündeki ikinci meydan okuma ise anayasal hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik mevcut hak-eksenli yaklaşımını sürdürmektir. Olağanüstü hal döneminde yapılan bireysel başvurularda Mahkeme, olağanüstü hal tedbirlerinin icap ve koşullarını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesini yorumlayacak ve uygulayacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesiyle neredeyse aynı olan Anayasa’nın 15. maddesine göre, olağanüstü hallerde “durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir”. Söz konusu madde ayrıca işkence yasağı, masumiyet karinesi, din ve vicdan özgürlüğü gibi sınırlanamayan mutlak hak ve özgürlüklere de yer vermektedir.11

Saygıdeğer meslektaşlarım,

Geçen hafta AYM, darbe teşebbüsünde yer aldığı iddia edilen kişilerin tutukluluğuna ilişkin ilk bireysel başvuru hakkında karar vermiştir.12 Bugün Resmi Gazete’de yayımlanan bu karar, benzer davalarda uygulanacak temel anayasal ilkeleri belirlemiş olması nedeniyle çok önemlidir.

Bu öncü kararda AYM kamu otoritelerinin olağanüstü hale yol açan tehlikelerin ortadan kaldırılmasıyla ilgili tedbirlerin alınması ve politikaların benimsenmesi konusunda çok geniş takdir yetkisine sahip olduklarının fakat bu yetkilerinin sınırsız olmadığının altını çizmiştir. Anayasa’da güvence altına alınan anayasal ilkeler ışığında bireysel başvuru konusu olağanüstü hal tedbirlerini incelemek AYM’nin görevidir.13

Bu bağlamda Mahkeme Anayasa’nın 15. maddesinin hükümlerini ilk defa sistematik biçimde yorumlayıp uygulamıştır. Mahkeme olağanüstü halde anayasal haklara herhangi bir müdahalenin 15. maddede belirtilen üç kriteri karşılaması gerektiğine dikkat çekmiştir. Başka bir deyişle, AYM olağanüstü hal tedbirleri ile ilgili bireysel başvurularda üç aşamalı test uygulamaktadır.

Öncelikle, bir olağanüstü hal tedbiri Anayasa’nın 15. maddesinde yer alan sınırlanamaz, mutlak (çekirdek) haklar ile özgürlüklere müdahale teşkil etmemelidir. İkincisi, müdahale ya da kısıtlama milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı olmamalıdır. Bu iki kriteri uygularken Mahkeme, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan genişletilmiş, sınırlanamayan haklar ve özgürlükler listesine özel bir atıfta bulunmuştur. Üçüncüsü, sınırlanabilir haklar ve özgürlüklere getirilen herhangi bir kısıtlama durumun gerektirdiği ölçüde olmalıdır. 15. madde altındaki son test aşaması çok iyi bilinen ölçülülük ilkesinin uygulanmasını içermektedir.14

AYM bu ilkeleri somut olaya uygulamak suretiyle başvurucunun tutukluluğunun kanuna aykırı olduğu ve 11 aylık tutukluluk süresinin makul olmadığı iddialarını kabul edilemez bulmuştur. Gerçekten de Mahkeme bu sonuca varırken Anayasa’nın 15. maddesine atıfta bulunmamıştır, çünkü bu iddiaları zaten olağanüstü halde olmayan zamanlarda yani normal hukuk rejiminde bile kabul edilemez bulmuştur. Diğer bir deyişle, bu iddialar zaten olağan hallerde uygulanan kabul edilebilirlik testini geçmeyi başaramamaktadır. Bundan dolayı Mahkeme başvurunun bu kısımlarını kabul edilemez ilan etmek için 15. maddeye değil de 13. maddeye dayanmıştır.15

Diğer yandan AYM, tutukluluğun uzatılmasına yapılan itirazların 8 ay 18 gün boyunca duruşmasız olarak incelendiği iddiasını kabul edilebilir bulmuştur. Mahkeme’ye göre bu durum Anayasa’nın 13. maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesini ihlal etmektedir. Nitekim Mahkeme daha önce olağan halde benzer olaylarda ihlal tespit etmiştir.

Ancak, başvurucunun tutukluluğunun uzatılması olağanüstü hal sırasında gerçekleştiği için, bu tedbir Anayasa’nın 15. maddesi doğrultusunda değerlendirilmelidir. Darbe teşebbüsünün ardından çok sayıda hâkim ve savcının görevden el çektirilmesine ve yine çok sayıda kişinin tutuklanmasına dikkat çekmek suretiyle “durum”u değerlendiren Mahkeme, tutukluluk halinin duruşma yapılmaksızın 8 ay 18 gün sürdürülmesinin “durumun gerektirdiği ölçüde” bir tedbir olması nedeniyle ölçüsüz olmadığına karar vermiştir.16

AYM’nin bu yaklaşımının uluslararası insan hakları hukuku, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadıyla uyumlu olduğu kanaatindeyim.

Sonuç olarak, anayasa mahkemeleri olağanüstü hallerde çok zor, bir o kadar da kritik roller üstlenmektedirler. Böyle zamanlarda, anayasa mahkemelerine düşen görev, “olağanüstü hal anayasası” altında yürütmenin genişletilmiş yetkilerine saygı duyarken temel hakları korumaya çaba göstermektir.

Konuşmama Derrida’nın 11 Eylül’den sonra söylediklerini yineleyerek son vermek istiyorum:
“Her zamankinden daha çok insan haklarının yanında durmalıyız.”

İlginiz için teşekkür ederim.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 


1Jacques Derrida, “Autoimmunity: Real and Symbolic Suicides- A Dialogue with Jacques Derrida", in Giovanna Borradori, Philosophy In a Time Terror: Dialogues with Jürgen Habermas and Jacques Derrida, (Şikago: The University of Chicago Press, 2003), s.32.

2 Ian Shapiro, Democratic Justice, (New Haven: Yale University Press, 1999), s.61.

3 Eric A. Posner ve Adrian Vermeule, Terror in the Balance: Security, Liberty, and the Courts, (Oxford: Oxford University Press, 2007), s. 4. Ayrıca bkz. Richard A. Posner, Not a Suicide Pact: The Constitution in a Time of National Emergency, (Oxford: Oxford University Press, 2006).

4 Bkz. David Dyzenhaus, The Constitution of Law: Legality in a Time of Emergency, (Cambridge: Cambridge University Press, 2006), s.2.

5 Dialogue between Judges- Proceeding of the Seminar 29 January 2016, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Strazburg, 2016, s. 27.

6 Türkiye’de Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlerin İnsan Haklarına Etkilerine ilişkin Memorandum, CommDH(2016)35, Strazburg, 7 Ekim 2016, par. 4.

7 Opinion on Emergency Decree Laws Nos. 667- 676 Adopted Following the Failed Coup of 15 July 2016, CDLAD(2016)037, Strazburg, 12 Aralık 2016, par. 7.

8 E.2016/166, 2016/159, 12.10.2016 ; E.2016/67, K. 2016/160, 12.10.2016.

9 Hasan Uzun / Türkiye, B. No: 10755/13, 30/04/2013.

10 Zeynep Mercan / Türkiye, B. No: 56511/16, 17/11/2016; Zihni / Türkiye, B. No: 59061/16, 29/11/2016.

11 Bkz. Vahit Bıçak & Zühtü Arslan, Constitutional Law in Turkey, Second Edition, (Kluwer Law International, 2016), s. 217-221.

12 Aydın Yavuz ve Diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017.

13 Aydın Yavuz ve Diğerleri, § 210.

14 Aydın Yavuz ve Diğerleri, §§ 196-211.

15 Aydın Yavuz ve Diğerleri, §§ 301, 320.

16 Aydın Yavuz ve Diğerleri, §§ 350-359.

“İstinaf Kanun Yolu ve Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru” Konferansı

(İstanbul, 01/06/2017)

Saygıdeğer konuklar,

Değerli katılımcılar,

“İstinaf Kanun Yolu ve Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru” konulu konferansa hoşgeldiniz diyor, sizleri en içten duygularımla saygıyla selamlıyorum.

Anayasaların bazı maddeleri vardır ki, diğer tüm maddeler onun şerhi gibidir. Anayasamızın 5. maddesi böyledir. Toplum sözleşmesinin özünü, esasını ifade eden, “Devletin temel amaç ve görevleri” kenar başlıklı bu madde, esasen devletin varlık nedeni olan güvenlik ve özgürlüğe vurgu yapmaktadır.

Anayasanın 5. maddesine göre devletin temel amaç ve görevleri, bir yandan “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak”, diğer yandan da “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan … engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak”tır.

Anayasa Mahkemesi’nin norm denetiminde ve bireysel başvuruda yaptığı denetim, aslında 5. maddenin uygulamasına ilişkindir. Burada temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri ifade edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruda bir anayasal hak veya özgürlüğün ihlal edildiğine karar verirken yaptığı denetim de, bir anlamda devletin negatif ve pozitif yükümlülüklerinin alanını ve sınırlarını belirlemeye yöneliktir.

Devletin güvenliği tesis ederek temel hak ve özgürlükleri koruması, olağanüstü durumlarda her zamankinden daha önemli hale gelmektedir. Ünlü Fransız filozof Jacques Derrida, 11 Eylül terör saldırılarının hemen ardından “Her zamankinden daha çok insan haklarının yanında durmalıyız. (Zira) insan haklarına ihtiyacımız var” demişti.1

Gerçekten de insan haysiyeti üzerine inşa edilen insan hakları, insanın ontolojik statüsünü belirleyen en önemli değerlerin başında gelmektedir. İnsan haklarının öznesi “eşrefi mahlûkat” yani yaratılanların en şereflisi olarak görülen insandır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî yüzyıllar önce insanın evrendeki yerini şöyle ifade etmiştir: “Cihanın aslı, temeli sensin cihan senin yüzünden yaratılmıştır”.2

İnsanın ve haklarının bu merkezi önemine rağmen, özellikle 11 Eylül’den sonra güvenlik kaygısı tüm dünyaya dalga dalga yayılmış, bunun sonucunda da özellikle Batı’da İslamafobik davranışlar yaygınlık kazanmıştır. 11 Eylül sonrası dönemde terörle mücadele, bazı ülkelerde temel hak ve özgürlüklerin aşırı şekilde sınırlandırılmasına neden olmuştur.

Aynı dönemde özgürlük-güvenlik ilişkisi Türkiye’de farklı bir seyir izlemiştir. 11 Eylül’den sadece 22 gün sonra 2001 anayasa değişiklikleri gerçekleşmiş, bu yolla temel hak ve özgürlüklerin alanı genişletilmiştir. Aynı eğilim 2004 Anayasa değişikliğiyle de devam etmiştir. Anayasa’nın 90. maddesine bir cümle eklenerek temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerle kanunlar çatıştığında birincisinin esas alınacağı belirtilmiştir. Bu değişiklikle uluslararası insan hakları hukukunun iç hukukta kanunlar karşısındaki üstünlüğü kabul edilmiştir.

Değerli katılımcılar,

Bireysel başvuru da bu özgürlükçü eğilimin devamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Türk anayasa yargısındaki en önemli değişikliklerden biri, hiç kuşkusuz 2010 Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları inceleme görevinin verilmesidir. 2010 yılında Anayasa’nın 148. maddesine bir fıkra eklenmek suretiyle herkesin “Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine” başvurmasının yolu açılmıştır.

Bireysel başvurunun hukuk sistemimize girmesiyle birlikte, anayasal hak ve özgürlüklerin korunmasında yeni bir dönem başlamıştır. Bireysel başvuruların başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana Mahkememiz bu görevi özenle ve etkili bir şekilde yerine getirmiş, bu durum uluslararası alanda da teyit edilmiştir. Türkiye’de uygulanan bireysel başvuru sisteminin, diğer ülkeler bakımından da dikkate alınması gereken, başarılı ve iyi uygulama örnekleri arasında gösterildiği bilinmektedir.

Bilindiği üzere, bireysel başvuru sistemi, gerek Anayasa Mahkemesinin işlevinde gerekse genel anlamda Türk hukukunda çok önemli yenilikler getirmiştir. Bireysel başvuruyla birlikte Anayasa Mahkemesi, sadece kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyen bir kurum olmaktan çıkmış, insanların günlük hayatını etkileyen olayları doğrudan ele alan, dolayısıyla topluma dokunan bir yargı organı haline gelmiştir.

Diğer yandan bireysel başvuru, anayasa yargısında paradigma değişimine de yol açmıştır. Anayasa Mahkemesi gerek norm denetiminde gerekse bireysel başvurularda temel hak ve özgürlükleri korumayı önceleyen “hak eksenli” paradigma içinde karar vermeye başlamıştır. Esasen, bireysel başvurunun doğası böylesi bir paradigma değişimini zorunlu kılmaktadır. Belki de bu nedenle, Anayasa değişikliği gerekçesinde “yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir” şeklinde bir cümleye yer verilmiştir.

Bilindiği üzere, bireysel başvuru kurumunun bir de pratik amacı vardır. Anayasa değişikliği gerekçesinde de ifadesini bulan bu amaç, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan hakları Mahkemesi önündeki başvuru ve ihlal sayısını azaltmaktır. Bireysel başvurunun bu pratik amacı, 15 Temmuz darbe girişimine kadar büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Bireysel başvurunun etkili şekilde uygulanması sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye aleyhine başvuru ve ihlal sayısı ciddi şekilde düşmüştür. Ancak, 15 Temmuz sonrası yapılan başvurularla birlikte derdest başvuru sayısı artış göstermiştir.

Bireysel başvurunun başarılı bir şekilde uygulandığı Almanya ve İspanya gibi ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de bireysel başvurunun uygulamasından kaynaklanan bazı sorunlar olduğu bilinmektedir. Bu sorunların önemli bir kısmı “ikincillik” ilkesinin yeterince anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır.

Bir kez daha belirtmek gerekir ki, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru veya anayasa şikayeti olağan bir kanun yolu değildir. Bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin olağan kanun yollarında giderilememesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte olağanüstü bir kanun yoludur. Bireysel başvuru kararlarında da vurgulandığı üzere, temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının anayasal ödevi olup, bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinin giderilmesi idari ve yargısal makamların görevidir.3 Bireysel başvuruda asıl olan hak ve özgürlüklere kamu otoritelerince saygı gösterilmesi ve olası bir ihlal durumunda bunun olağan idari ve/veya yargısal yollarla giderilmesidir.

Bu nedenle, bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi, esasen hak ihlallerinin öncelikle ve özellikle derece mahkemeleri önünde ileri sürülmesini ve giderilmesini gerektirmektedir. Bu mümkün olmadığında Anayasa Mahkemesinin incelemesi devreye girmektedir. Bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi hak ihlalinin olup olmadığını tespit etmekte, ihlal tespit ettiğinde de bunun nasıl giderilebileceğini belirlemektedir. Sözgelimi ihlalin giderilmesi yargılamanın yenilenmesini gerektiriyorsa buna karar verebilmekte, bunda bir hukuki yarar görmüyorsa tazminata hükmedilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin derece mahkemelerinin kararlarını iptal etme veya onların yerine geçerek karar verme gibi bir yetkisi söz konusu değildir. Bu anlamda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda yaptığı inceleme, ilk derece yargılaması olmadığı gibi temyiz incelemesi de değildir. Bireysel başvurunun, olağan kanun yollarından sonra yeni ve “süper” bir temyiz imkanı sunmadığının bilinmesi gerekir.

Yine bilinmesi gerekir ki, bireysel başvuru tek tek tüm hak ihlallerini giderme yolu da değildir. Bu istenir bir durum olsa bile, bunun gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Esasen bireysel başvurunun objektif amacı, hak ihlaline neden olan durumları tespit etmek suretiyle bu ihlallerin kamu makamları tarafından giderilmesini ve yeni ihlallerin önlenmesini sağlamaktır. Bu bağlamda, bireysel başvurunun başarısı ve geleceği, sadece Anayasa Mahkemesine değil, aynı zamanda yargı sisteminin iyi işlemesine bağlıdır.

Bu noktada bireysel başvuru kararlarının kamu otoriteleri ve özellikle de yargı organları tarafından takip edilmesinin ve değerlendirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu amaçla, bugün açılışını yaptığımız konferanslar gibi, konunun ilgilileri ve paydaşlarıyla birlikte sempozyumlar, yuvarlak masa toplantıları, çalıştaylar ve içtihat forumları düzenliyoruz.

Bunun dışında, ilke kararı niteliği taşıyan veya kamuoyunun yakından takip ettiği kararların özetlerini internet sitemizde yayınlıyoruz. Genel Kurul ve Bölüm kararlarının tamamı internet sitesinde yayınlanmaktadır. Ayrıca, her yıl verilen kararların en önemlilerini “Seçme Kararlar” adı altında kitaplaştırarak ilgililere ulaştırmaktayız. Yine kararların kolayca takibini sağlamak için kararların özetlerinin yer aldığı “Yıllık Rapor”u yayınlayarak, ilgililere dağıtımını sağlıyoruz.

Değerli misafirler,

Bireysel başvurunun geleceğini tehdit eden sorunların başında artan iş yükü gelmektedir. Bugün itibariyle, Anayasa Mahkemesine yapılmış 103 binin üzerinde başvuru bulunmaktadır. 15 Temmuz sonrası olağanüstü dönemde meydana gelen konjonktürel artış bir kenara bırakılsa bile, orta ve uzun vadede bireysel başvuru sistemi yapısal ve sistemik değişiklikleri sağlamak suretiyle hak ihlallerini önleme amacına matuf kararlar vermeye imkan sağlayacak şekilde uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararları arasında uzun yargılamalar önemli bir yer tutmaktadır. Şu ana kadar Mahkeme, 2219 ihlal kararı vermiştir. Bunların 1757’si yani %79,2’si adil yargılanma hakkına ilişkindir. Adil yargılanma hakkına dair ihlallerin de % 84’ü makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yöneliktir. Bu ihlal kararlarının %55’inde 5 ila 10 yıl, %21’inde 10 ila 15 yıl, %15’inde de 20 yılı aşan yargılama süreleri söz konusudur.

Adaletin tesisinin önündeki engellerin başında artan iş yükü ve bununla bağlantılı olarak uzun yargılama sorunu gelmektedir. Artan dava yükü ve uzun yargılamalar, Türkiye’de yargı sisteminin belki de en önemli yapısal sorunu olmaya devam etmektedir.

Davaların makul sürede sonuçlandırılamaması sadece adil yargılanma hakkı kapsamında sorunlar ortaya çıkarmamakta, davaların konusu oluşturan uyuşmazlıklar dikkate alındığında yaşam hakkından mülkiyet hakkına kadar diğer tüm temel hakların etkili biçimde korunması amacına da zarar verebilmektedir.

Temel haklar perspektifinden bakıldığında yargının, hukuka aykırı müdahalelere karşı hakları koruyucu, hatalı uygulamaları düzeltici ve temel haklarla ilgili bir zarar ortaya çıktığında bunları tazmin edici işlevlerinin olduğunu unutmamak gerekir. Bu kapsamda uyuşmazlıkların daha etkili biçimde ve makul süreler içinde sonuçlandırılması tüm temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından önem arz etmektedir.

Bilindiği üzere yargılamaların uzamasının belki de en önemli nedeni ağır iş yüküdür. Bu sorunu çözmek için atılan adımları olumlu karşıladığımızı bir kez daha ifade etmek isterim. Bilindiği gibi, yargının temel amacına ve işlerinin niteliğine uygun biçimde daha verimli çalışması için yeniden teşkilatlanması gerektiği düşüncesiyle istinaf uygulamasına başlanmıştır.

Bu anlamda 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçen istinaf mahkemelerinin, yargının daha etkili işlemesi amacına katkı yapmasını umuyoruz. Esasen istinaf mahkemelerinin kısa tecrübesi bu umudumuzu kuvvetlendirmektedir.

Adalet Bakanlığı verilerine göre, istinafların gelen davaları karşılama oranı ceza davalarında %78, hukuk davalarında ise %68 olarak gerçekleşmiştir. Şu ana kadar istinaflarda ortalama dava görülme sürelerinin ceza davalarında 73 gün, hukuk davalarında ise 121 gün olarak gerçekleşmesi de gerçekten sevindirici ve umut vericidir. Bu etkileyici performanslarından dolayı istinaflarda görev yapan tüm yargı mensuplarımızı tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Hiç şüphesiz bireysel başvuru açısından istinafları değerlendirmek için yeterli veriye henüz sahip değiliz. İstinaf mahkemelerinin göreve başladığı tarihten bugüne kadar bu mahkemeler tarafından nihai olarak sonuçlandırılan davalara ilişkin olarak toplam 164 bireysel başvuru yapılmıştır. Bunlardan 6 başvuru kabul edilemezlik kararıyla sonuçlandırılmıştır. İstinaf yolunda kesinleşmiş kararlara ilişkin olarak esas incelemesi yapılmış bir başvuru henüz bulunmamaktadır.

Daha önce ifade ettiğim üzere bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi, esasen hak ihlallerinin öncelikle ve özellikle derece mahkemeleri önünde giderilmesini gerektirmektedir. İstinaf mahkemelerinin bu konuda katkı yapacağına ilişkin inancımı sizlerle paylaşmak isterim.

Konuşmama son verirken, akademisyenlerle uygulamayı yapan yargı mensuplarını biraraya getiren bu toplantının başarılı ve verimli geçmesini diliyorum. Organizasyonda emeği geçenlere, özellikle de sunumlarıyla ve sorularıyla konferansa katkıda bulunacak olanlara ve tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ediyorum.

Sizleri bir kez daha saygıyla selamlıyor, hepinize sağlık ve afiyet diliyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 


1 Jacques Derrida, “Autoimmunity: Real and Symbolic Suicides- A Dialogue with Jacques Derrida", in Giovanna Borradori, Philosophy In a Time Terror: Dialogues with Jürgen Habermas and Jacques Derrida, (Chicago: The University of Chicago Press, 2003), s.132.

2 Mevlânâ, Rubâîler, çev. Şefik Can, (İstanbul: Kurtuba Kitap, 2009), No.345, s.74.

3 Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 16.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Anayasa Mahkemesinin 55. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle düzenlediğimiz töreni teşriflerinizden dolayı şükranlarımı sunuyor, sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Dünyanın dört bir yanından, çok sayıda Anayasa Mahkemesi ve yüksek mahkeme başkan ve üyeleri, uluslararası mahkemelerin temsilcileri aramızda bulunuyor. Kendilerine hoşgeldiniz diyor, bu önemli günde bizi yalnız bırakmadıkları için teşekkür ediyorum.

Bilindiği üzere geçen yılki kuruluş yıldönümünden bu yana ülkemizde anayasal demokrasiyi yakından ilgilendiren iki önemli olay yaşanmıştır. Bunlardan ilki demokrasi tarihimize kara bir leke olarak geçmiş olan 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsüdür. Milletimizin demokratik bilinci ve kararlı duruşu sayesinde demokratik anayasal düzeni yıkmaya yönelik bu teşebbüs başarılı olamamış, Türk demokrasisi önemli bir sınavı başarıyla geçmiştir.

İkinci önemli gelişme ise 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halkoylamasıdır. Demokrasi en genel anlamda “halkın halk tarafından halk için yönetimi” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın en önemli unsuru, yönetimin öznesinin halk olmasıdır. Siyasi özne olarak halkın temel tercihlerini seçimler ve referandumlar yoluyla açıkladığı da herkesin malumudur.

16 Nisan’da yapılan halkoylamasında halkımız yüksek bir katılımla ve büyük bir demokratik olgunlukla sandığa gitmiştir. Halkoylamasının yüzde 85’i aşan bir katılım oranıyla gerçekleşmiş olması demokrasimiz açısından başlı başına bir kazanımdır. Bu vesileyle halkoylamasının ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Halkoylamasından bağımsız olarak, Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti, devletin bölünmez bütünlüğü, milli egemenlik ve adalet anlayışı içinde, kuvvetler ayrılığına ve insan haklarına dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Anayasal kimliğimizi ifade eden bu nitelikleri haiz demokratik Cumhuriyeti, onun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği ve Anayasa’nın Başlangıç kısmında ifadesini bulan muasır medeniyet düzeyinin ötesine taşımak, hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır.

Hiç kuşkusuz muasır medeniyetin en önemli göstergesi adaletin sağlanmasıdır. Mahkemelerin de varlık nedeni olan adalet tüm erdemlerin kaynağıdır. Aristo’nun ifadesiyle “Adalette bütün erdemler bir arada bulunur. Adalet erdemin bir parçası değil, erdemin bütünüdür.” Nizamülmülk’e göre de adalet hâkim olunca iyilik de hâkim olur; adalet toplumun selameti, iyiliğin mihenk taşıdır.

Türk milleti adaletin hukuki ve siyasi uygulamaları bakımından da zengin bir tarihî birikime sahiptir. Tarihin şahit olduğu en güçlü ve görkemli devletlerden biri olan Osmanlı Devleti’nin hukuksal ve siyasal düzenine hâkim olan ilke adalettir. Osmanlı devlet geleneğinde önemli bir yeri olan “adalet dairesi” (“daire-i adalet”), adaletle başlayıp adaletle tamamlanan bir anlayışı ifade eder. “Adalet dairesi”nin diğer unsurları olan ordu, mülk ve halkın itaati ancak adaletin tesisine bağlıdır. Kısaca, cihanın düzen ve kurtuluşunu sağlayan adalettir. Sultan II. Abdülhamid de 19 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ı açış nutkunda “Devlet ve milletlerin kuvvet ve kudretinin artması ancak adalet vasıtasıyla olur” demek suretiyle adaletin devletlerin kaderindeki yerini ifade etmiştir.

Adaletin önemi ve işlevi konusundaki bu sözler bugün de geçerlidir. Günümüzde adaletin en önemli tezahürü temel hak ve hürriyetlerin etkili bir şekilde korunmasıdır. Anayasa Mahkemesinin geçen ay verdiği bir kararda da vurgulandığı üzere “Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır.”

Bu anlamda devletin alması gereken tedbirlerin en önemlisi, temel hak ve özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılabileceği güvenli bir ortamı sağlamaktır. Güvenliğin olmadığı bir ortamda bireylerin yaşama hakkından ifade özgürlüğüne kadar temel hak ve özgürlüklerini etkili şekilde kullanabilmeleri zorlaşacak ya da imkânsız hâle gelecektir. Bu nedenle güvenlik ve özgürlük birbirini tamamlayan değerlerdir.

Özgürlük ve güvenlik arasındaki hassas ilişki, olağanüstü yönetim usullerinin yürürlükte olduğu dönemlerde özellikle önem kazanmaktadır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere “olağanüstü yönetimlerin amacı, anayasal düzeni korumak ve savunmak olmalıdır.” Diğer bir ifadeyle olağanüstü yönetimlerin amacı, olağanüstü hâle sebep olan tehlikenin bertaraf edilerek temel hak ve özgürlüklerin en iyi şekilde kullanılabildiği olağan döneme yeniden dönüşün sağlanmasıdır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Olağanüstü dönemlerde anayasa mahkemelerine önemli görevler düştüğü bilinmektedir. Bunlar arasında en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri olağanüstü hâle sebep olan durumun gerektirdiğinin ötesine geçen müdahalelere karşı korumaktır. Anayasa mahkemeleri bu görevi yerine getirirken olağanüstü yönetimin anayasal çerçevesi içinde hareket etmek durumundadırlar.

Bu bağlamda Türk Anayasa Mahkemesi de norm denetimi ve bireysel başvuru alanında anayasal sınırlar içinde kalarak kararlarını vermektedir. Esasen bu durum Anayasa’nın hiçbir organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağına dair 6. maddesi ile Anayasa hükümlerinin yasama ve yürütme yanında yargı organlarını da bağladığına dair 11. maddesi karşısında anayasal bir zorunluluktur.

Anayasal demokrasilerde yetki haritasını çizen kurucu iktidar, başka bir ifadeyle anayasa koyucudur. Yetki haritası ise anayasadır. Elbette çizilen sınırların hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla tesis etmede yetersiz olduğu söylenebilir. Ancak değişinceye kadar mevcut anayasal sınırlar hepimizi bağlamaktadır. Dolayısıyla bir anlamda bu sınırların koruyuculuğunu yapmakla görevli olan Anayasa Mahkemesinden anayasal sınırların dışına çıkması beklenemez.

Anayasa koyucunun, lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen Mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. Bunun da yargısal aktivizm ve meşruiyet tartışmasına yola açacağı her türlü izahtan varestedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin “hak eksenli” yaklaşımının, anayasal sınırlar içinde kalarak ve yargısal aktivizme tevessül etmeden temel hak ve hürriyetleri koruması şeklinde anlaşılması gerekir.

Bu çerçevede sözgelimi Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerinin düzenlendiği Anayasa’nın 148. maddesinde, olağanüstü hâlde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağı açıkça belirtilmiştir. Mahkememiz de bu açık anayasal hüküm ve yukarıda ifade edilen ilkeler karşısında OHAL KHK’larını denetleme yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir.

Diğer yandan anayasa koyucunun söz konusu kararnamelere ilişkin yargısal denetimi parlamento onayından sonra öngördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek kanunlaşan bazı OHAL KHK’ları hakkında Anayasa Mahkemesine iptal davaları açılmış, bu davalarda ilk inceleme aşamaları tamamlanarak esas incelemeye geçilmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Malumları olduğu üzere Türk anayasa yargısındaki en önemli değişikliklerden biri, 2010 Anayasa değişikliğiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları inceleme görevinin verilmesidir. Mahkememiz bugüne kadar bu görevi özenle ve etkili bir şekilde yerine getirmiş, bu durum uluslararası alanda da teyit edilmiştir.

Geçen yılki konuşmamda memnuniyetle ifade ettiğim gibi, gelen başvuruları sonuçlandırma oranı her yıl artmıştır. 2013 yılında % 50 olan bu oran, 2014 yılında % 53’e, 2015 yılında ise % 77’ye yükselmiştir. Gelen başvuruları sonuçlandırma oranı 2016 yılı Temmuz ayına kadar artarak devam etmiş ve % 85’e yükselmiştir. Hedefimiz 2016 yılı sonunda bu oranı %100’e çıkarmak iken 15 Temmuz darbe teşebbüsü yaşanmıştır. Buna rağmen 2016 yılında karara bağladığımız bireysel başvuru sayısı, 2015 yılındakinden daha fazladır.

Darbe teşebbüsü tüm kurum ve kuruluşlar gibi Mahkememizi de etkilemiştir. 15 Temmuz sonrasında bireysel başvuru sayısı ciddi şekilde artmıştır. 2016 yılında 15 Temmuza kadar yapılan başvuru sayısı 12.712 iken yılın kalan beş buçuk ayında 68.044 başvuru yapılmıştır. 2017 yılının ilk aylarında da, 2016 yılının son aylarına kıyasla daha az olmakla birlikte, olağan dönemdeki sayıların üzerinde başvuru gelmeye devam etmiştir.

Bugün itibarıyla Mahkememiz önünde 101.557 derdest başvuru bulunmaktadır. Bu sayı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 47 ülkeden yapılan toplam başvuru sayısından çok daha fazladır. Derdest başvuruların yaklaşık %75’ini OHAL kapsamındaki başvurular oluşturmaktadır.

Beklenmedik bir şekilde ve kısa süre içinde ortaya çıkan bu ağır iş yükü sebebiyle Mahkememiz ilk günden itibaren gerekli tedbirleri almaya başlamıştır. Önce “başvuru kabul etme” kapasitesini artırmış, bu artış kimi zaman olağan döneme kıyasla yaklaşık on kat olarak gerçekleşmiştir. Sonrasında ise başvuruların “kaydetme” ve “sınıflandırma” işlemleri yapılmıştır.

Ayrıca konularına göre sınıflandırılan başvuruların karara bağlanabilmesi için gerekli hazırlıklara başlanılmış; her konuda ilke kararı verilecek öncü dosyalar belirlenmiş ve bunlar kanun gereği görüşü alınmak üzere Adalet Bakanlığına bildirilmiştir.

Bir taraftan bu işlemler yapılırken diğer taraftan OHAL döneminde bireysel başvuru incelemesinin nasıl ve hangi ilkeler dikkate alınarak yapılabileceğine dair teknik hukuki çalışmaya aylar öncesinden başlanmıştır. Uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı hukuktaki durumun da incelendiği bu çalışma tamamlanmak üzeredir.

15 Temmuz sonrası başvurular arasında OHAL KHK’larıyla doğrudan gerçekleşen işlemlere karşı yapılan başvurular önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle 685 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameyle kurulan Komisyona OHAL KHK’larıyla doğrudan yapılan işlemlere karşı başvuru imkânının tanınması ve Komisyon kararlarına karşı yargı yolunun açık tutulması önemli bir gelişmedir.

Olağanüstü hâl kapsamındaki diğer işlem ve eylemlere karşı da önemli sayıda bireysel başvuru yapılmıştır. Bunların büyük bir kısmını tutuklama tedbirlerine karşı yapılan başvurular oluşturmaktadır.

Tutuklama tedbirinin OHAL kapsamında inceleme usulü ve yönteminin belirleneceği öncü dosyalardan birinin raportörlük düzeyindeki teknik çalışması bitmek üzere olup yakın zamanda bu konuda ilke kararı verilecektir. Öncü dosyaların karara bağlanmasından sonra tutuklama tedbirlerine ilişkin başvuruların da makul bir süre içinde karara bağlanması hedeflenmektedir.

Bu arada belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesi daha önceki yıllarda yapılmış olan başvuruları da incelemeye devam etmektedir. Mahkememiz, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonraki dönemde de olağan işleyişini kesintisiz şekilde sürdürmüş ve ağırlıklı olarak 2014 yılında yapılmış olan başvuruları karara bağlamıştır. Bu kapsamda yaşam hakkından ifade özgürlüğüne kadar hemen hemen her temel hak ve özgürlükle ilgili kararlar verilmiştir.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru incelemesi yapan hiçbir ulusal veya uluslararası yargı organının karşılaşmadığı kadar büyük bir iş yüküyle birkaç ay içinde karşılaşmıştır. Aynı zamanda olağan işleyişini de devam ettiren Anayasa Mahkemesinin, hızlı ve kararlılıkla hareket ettiğinin, gerekli tüm tedbirleri aldığının ve almakta olduğunun bilinmesini isterim.

Temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasına ve geliştirilmesine hizmet eden bireysel başvuru sistemi ülkemiz açısından çok önemli bir kazanımdır. Bu nedenle bireysel başvuru yolunun etkisiz gösterilmeye çalışılmasının doğru olmadığını da belirtmek gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Konuşmamın bu bölümünde muasır medeniyeti tehdit eden ve hepimizi yakından ilgilendiren bir meseleye değinmek istiyorum. Bu mesele özellikle Batı’da yükselen ve gitgide derinleşen yabancı düşmanlığıdır.

Bilindiği gibi Avrupa’da birçok anayasa mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan yoğun insan hakları ihlallerine ve bu ihlallere sebep olan totaliter rejimlere tepki olarak kurulmuşlardır. Söz konusu mahkemelerin varlık nedeni, temel hak ve özgürlükleri korumaktır.

Bu tarihsel gerçeklere rağmen ve geçtiğimiz yüzyılda yaşanan onca savaş, katliam, soykırım ve sistematik hak ihlallerinden sonra geldiğimiz noktada aynı akıl ve vicdan tutulmasını yaşamak büyük bir trajedi olsa gerek. Daha da vahimi, toplumsal ve siyasal alanda zemin bulan yabancı düşmanlığının ve İslamofobinin izlerinin yargıya da sıçramasıdır.

Bu kapsamda ulusal ve uluslararası yargı organlarının özellikle başörtüsüne ilişkin yasakçı kararları dikkat çekicidir. Bir yandan mültecilere kapıları kapatan, onları içeri alınmaması gereken zararlı unsurlar olarak gören, diğer yandan da başörtüsünü kamusal ve toplumsal alandan dışlayan bu yaklaşımın Avrupa’nın temel değerlerinin başında gelen insan haklarıyla bağdaştırılması mümkün değildir.

Gitgide yaygınlaşan ve her geçen gün yeni örnekleriyle karşılaştığımız bu dışlayıcı yaklaşım, “Sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir hayırseverlik gereği değil, sahip oldukları ‘misafirperverlik hakkı’ gereği düşmanca muamele yapmama yükümlülüğümüz bulunmaktadır" diyen Immanuel Kant'ın kemiklerini sızlatacaktır. Aynı şekilde "öteki" olarak gördüklerine yönelik sorumlulukları yerine getirmeyen bu tavır, "Avrupa'ya özgü olan modernlik saatinde, Avrupalı’nın vicdanı huzurlu değildir... (bu) süregiden binyılların da sonundaki vicdan rahatsızlığıdır" diyen Emmanuel Levinas'ın ruhunu muazzep kılacaktır.

Bu önemli meselenin kaynağında hiç kuşkusuz "öteki" ile sağlıklı bir ilişkinin kurulamaması yatmaktadır. Bu nedenle yaşanan küresel vicdan rahatsızlığını gidermenin yolu, başkasını da insan olarak görmek ve insan haklarının aynı zamanda "ötekinin hakları" olduğunu kabul etmekten geçiyor. Bu da insanı "eşrefi mahlûkat" olarak gören bir anlayışı benimsemeyi ve özümsemeyi gerektirmektedir.

Aslında bu anlayışın öncülüğünü yapan bir düşünürü ve devlet adamını hepimiz tanıyoruz. Bu kişi merhum Aliya İzzetbegoviç'tir. Avrupa'nın merkezinde, dünyanın gözleri önünde halkı katledilirken yakıcı ve yıkıcı bir savaşın tam ortasında, Aliya şöyle sesleniyordu: “İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.”

Aliya bütünüyle ahlaki olarak nitelediği "insan olmak ve insan kalmak" kavramını politik dile de çevirmiş, bu kavramın “hiç kimse(nin) dininden, ulusal (kimliğinden) ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacağı” ve bunun temel yasa olarak kabul edildiği “hukuka uygun devlet”e tekabül ettiğini belirtmiştir. Kısacası “insan olmak ve insan kalmak” kavramı, siyasi dilde çoğulcu demokratik hukuk devleti olarak formüle edilmiştir.

Bu kavramın "insan kalmak" boyutu en hassas durumlarda bile hukuktan, hukukun üstünlüğünden ayrılmamayı ifade etmektedir. Umarım akıl ve vicdan tutulması yaşayan, bu nedenle de yeni vicdan rahatsızlıklarına mahkûm görünen insanlık Aliya İzzetbegoviç’in bu evrensel mesajına kulak verir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Konuşmamın sonunda, geçtiğimiz yıl vefat eden Mahkememiz emekli başkanlarından Necdet Darıcıoğlu, emekli üyelerden İhsan Necdet Tanyıldız, Ahmet Oğuz Akdoğanlı’ya ve vefat eden tüm personelimize Allah’dan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

Bu vesileyle ağır iş yükü altında büyük bir gayretle ve özveriyle çalışan Başkanvekillerimize, üyelerimize, raportör ve raportör yardımcılarımız ile tüm personelimize Mahkememiz ve şahsım adına teşekkürü borç biliyorum.

Bu arada öğleden sonra başlayacak sempozyumda sunulacak bildirilerin ve yapılacak tartışmaların anayasa yargısı birikimine önemli katkılar yapacağına olan inancımı ifade etmek isterim. Sempozyuma bildirileriyle, soru ve yorumlarıyla katkı sunacak olan tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ediyorum.

Törenimize katıldığınız ve beni sabırla dinlediğiniz için bir kez daha şükranlarımı sunuyor, hepinize sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum. 25.4.2017

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

GÖÇE BAĞLI OLARAK YABANCI DÜŞMANLIĞI, IRKÇILIK VE İSLAM KARŞITLIĞI*

Sayın katılımcılar,

Değerli konuklar,

Sizleri en içten duygularımla, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle Türkiye Ombudsmanı Sayın Şeref Malkoç’a nazik davetlerinden dolayı teşekkür ediyor, kısa bir süre önce üstlendiği ombudsmanlık görevinde başarılar diliyorum.

Aynı şekilde böylesine hayati bir konuda uluslararası bir sempozyum düzenlediği için Kamu Denetçiliği Kurumu’nu ve emeği geçen tüm çalışanlarını tebrik ediyorum.

Hepimizin bildiği ve günlük hayatımızda gözlemlediği basit bir tespitle başlamak istiyorum: Toplumsal hayatta çeşitlilik esastır. Farklı dinden, inançtan, ırktan, ideolojiden, dünya görüşünden insanlarla birlikte yaşıyoruz. Bu bir tercih ya da iyi kötü meselesi değil, sosyolojik bir gerçekliktir. Toplumsal hayata hakim olan çeşitliliğin yönetimi ise siyaset ve anayasa teorisinin en kadim ve çetrefil sorunlarının başında gelmektedir.

İnsan haklarına dayanan demokratik hukuk devletinin en önemli amacı, farklılıkların birarada yaşatılmasıdır. Bunun da ön şartı bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, aynı dili konuşmadığımız kişilerle, kısacası "ötekiler" ile sağlıklı bir ilişki kurabilmek ve birlikte yaşayabilmektir.

Biraz sonra başlayacak panelin konusunu oluşturan “yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslam karşıtlığı” gibi kavramlar, farklılıkların yönetiminde dikkate alınması ve tedavi edilmesi gereken tutum ve davranışlardır. Bunlar esasen ontolojik düzeyde ben-merkezci bir anlayışın, patolojik bir “ben-öteki” ya da “biz-ötekiler” ilişkisinin yansımalarıdır.

Yabancı düşmanlığı, yerli olanın sonradan gelene ve farklı olana karşı beslediği olumsuz duyguları ifade eder. Yaban-cı ötekidir. Bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan, kısacası farklı olandır.

Açıkça ifade etmek gerekir ki, özellikle bugünkü Batı dünyası bu toplumsal ve siyasi hastalıklardan muzdariptir. “Öteki”ne yaşama hakkı tanımayan bu hastalıklı anlayışların her geçen gün zemin kazanması, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi değerlere ve bu değerlerin biçimlendirdiği siyasal sistemlere yönelik en büyük tehdittir. Kısacası, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi çağımızın kara ve karanlık yüzleridir.

Yabancı düşmanlığı, uzun geçmişe ve tarihsel köklere sahiptir. Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan Batı’ya göç ve özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırıları bu hastalıkların yaygınlık kazanmasında etkili olmuştur. Batı’ya göç tarihsel ve kültürel köklerde mevcut olan yabancı düşmanlığı, ırkçılık, ayrımcılık ve İslamofobiyi yeniden canlandırmıştır.

Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslam karşıtlığının yansımalarını ajanslara düşen haberlerden izleyebiliyoruz. Camilerin kundaklanması, müslümanların öldürülmesi, başörtülü kadınların saldırıya maruz kalmaları ve müslümanların kutsallarına hakaretler İslamafobik davranışların başında gelmektedir. Bu davranışlar gereği gibi cezalandırılmadığında, modern Ku Klux Klan’lar cesaretlenmekte, yeni Auswitch’lerin ve Srebrenitsa’ların yolu açılmaktadır.

İnsan-Odaklı Anlayış

Saygıdeğer konuklar,

Yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla mücadelenin yolu “insan” odaklı bir anlayışın toplumsal ve siyasal alanda hakim kılınmasından geçmektedir. Bu anlayışın Doğu’da da Batı’da da çok güçlü kökleri bulunduğu bilinmektedir.

Rudyard Kipling, meşhur şiirinde Doğu ve Batı’nın arasındaki mesafenin kapanmayacağını şöyle ifade eder: “Doğu Doğudur, Batı Batıdır/ ve bu ikisi hiçbir zaman biraraya gelmeyecektir/Ta ki yer ve gök, Tanrı’nın büyük hüküm kürsüsünde hazır bulunana kadar”.

Ancak, Kipling’e inat, Doğu ve Batı’nın insan-odaklı anlayışta birleşebileceği söylenebilir. Zira bu konuda Dünyanın iki yanında da zengin bir tarihsel ve kültürel birikime sahibiz.

Bu toprakların ruh köklerini oluşturan Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi düşünürler, insanı merkeze alan, hoşgörüyü ve sevgiyi topluma hakim kılmaya çalışan mesajlarıyla, birlikte yaşama kültürüne eşsiz katkılarda bulunmuşlardır. Hacı Bektaş-ı Veli, “hakikatin ikinci makamı, yetmiş iki milleti ayıplamamaktır” der. Yunus Emre’nin, “yaradılanı severim, yaradandan ötürü” sözü, Mevlana Celalettin Rumi’nin “Ne olursan ol yine gel” çağrısı aynı hakikate işaret ediyor.

Bu hakikat insanın kendi içinde değer olduğu, bir araç olmadığı ve tam da bu nedenle saygıyı/hoşgörüyü hak ettiği hakikatidir.

Doğu gibi Batı da homojen değildir. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobiyi üreten/besleyen düşünceler yanında, çoğulculuğu ve hoşgörüyü savunan güçlü düşünce gelenekleri de mevcuttur. Ünlü filozof Kant bu geleneğin en önemli temsilcilerinden biridir.

Kant, 1795 yılında kaleme aldığı "Ebedi Barış" adlı makalesinde "misafirperverlik hakkı"ndan bahseder. Buna göre, bir yabancı kendi toprağından başka bir yere gittiğinde düşman muamelesi görmeme hakkına sahiptir. Dolayısıyla bir şekilde sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir iyilik ya da hayırseverlik gereği değil, onların haklarına saygı gereği düşmanca davranmama yükümlülüğümüz vardır.

Kant'ın "misafirperverlik hakkı", bugün özellikle mülteciler için geçerlidir. Türkiye, üçmilyondan fazla mülteciye kapısını ve yüreğini açarak, aslında "öteki"nin "misafirperverlik hakkı"nın korunmasına tarihi bir katkı yapmaktadır.

Buna karşılık Kant’ın torunları maalesef onun misafirperverlik hakkına ilişkin düşünsel mirasına sahip çıkamıyor. Batı’da birçok ülkede mülteciler, sınırlardan içeri girmemesi gereken "virüs" muamelesi görüyor. Kimi yerde bu kişilerin paralarına el konuluyor, kimi yerde kontrol amaçlı bileklik takılıyor, kimi yerde de sadece belli bir dine mensup olanlar kabul ediliyor. Dahası, sınırları geçmek isteyenlerin vurulması gerektiğini söyleyenler bile çıkıyor.

Diğer yandan da, mültecilerin Batı'ya doğru umut yolculuğu trajedilere dönüşüyor. Denizi geçmek isteyen insanlar boğuluyor, kıyılara çocuk cesetleri vuruyor. Aslında kıyıya vuran, "öteki"nin yüzüne yansıyan insanlığın cesetleridir. Kıyıya vuran bu cesetler, "kalbi sökülmüş bir çağ"ın utanç görüntüleridir. Bu görüntüler, insanlığın suçüstü halidir…

Nefret Söylemi (hate speech)

Değerli konuklar,

Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslam karşıtlığını besleyen en önemli unsurlardan biri nefret söylemidir. Nefret söylemi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 30/10/1997 tarihli ve 97(20) sayılı Tavsiye Kararı’nda “ırkçı nefreti, yabancı düşmanlığını, antisemitizmi veya azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırgan milliyetçilik ve etnik merkezcilik, ayrımcılık ve düşmanlıkla ifade edilen hoşgörüsüzlük de dâhil olmak üzere hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, tahrik eden, teşvik eden veya haklı gösteren tüm ifade biçimlerini kapsayacak şekilde” tanımlanmıştır.

Kapsamı konusunda bazı tartışmalar olmakla birlikte, ulusal, ırkçı ve dinsel temelli nefret söylemi, insan haklarıyla ilgili uluslararası belgelerde yasaklanmıştır. Sözgelimi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, nefret söyleminin ifade özgürlüğünün korumasından yararlanamayacağını açıkça belirtmiştir.

Türk Anayasa Mahkemesi de hoşgörü ve insan onuruna eşit saygının demokratik çoğulcu toplumun temellerini oluşturduğunu, bu nedenle demokrasilerde “hoşgörüsüzlük temelinde nefreti yayan, teşvik eden, yücelten veya haklı gösteren tüm ifade çeşitlerini cezalandırmanın ve hatta bunları önlemenin gerekli görülebileceğini” vurgulamıştır.

Nefret söylemi, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik toplumu dinamitlemektedir. Bu nedenle, nefret söylemiyle kültürel, toplumsal, siyasal ve hukuksal tüm alanlarda kararlılıkla mücadele edilmelidir.

Bu bağlamda, bugün küresel bir boyut kazanan terör ve terörizmle mücadelede kullanılan dile dikkat edilmelidir. İslam ve terörü yan yana getiren, teröre sıfat olarak İslamı seçen söylemlerden kaçınmak gerekir. Bu tür söylemler, İslamofobi endüstrisini güçlendirmektedir. Unutmayalım ki terör, faillerinin dininden, ırkından ve siyasi görüşünden bağımsız olarak, çokkültürlü ve çoğulcu bir demokratik toplum idealinin önündeki en önemli engellerden biridir.

Diğer yandan, insan haklarının evrenselliği, bu hakların sadece bizim gibi olanlar için değil farklı olanlar için de geçerli olduğunu kabul etmeyi zorunlu kılmaktadır. İnsan haklarının öznesi, vatandaş değil “insan”dır. Evrensel ve bölgesel insan hakları sözleşmelerinde hak ve özgürlüklerin öznesi olarak “herkes” ibaresi kullanılmıştır.

Aynı şekilde Anayasamızda da bazı siyasi hakların dışında temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümler “herkes” ya da “hiç kimse” şeklinde başlar. Nitekim, bireysel başvuru kapsamında çok sayıda yabancı uyruklu kişi Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmıştır.

Anayasa Mahkemesine şu ana kadar yabancılar tarafından 736 başvuru yapılmıştır. Bu başvuruların 212’si haklarında sınırdışı kararı verilen yabancılara aittir. 212 başvurunun 142’sinde Mahkeme, sınır dışı etme işleminin tedbiren durdurulmasına karar vermiştir.

Başvuruların bir kısmında yabancıların Müslüman oldukları için ülkelerinde ayrımcılık ve İslam karşıtlığı ile karşılaştıkları, birkaçında da din değiştirerek Hristiyanlığa geçtikleri için ülkelerinde güvende olmadıklarına dair iddialar bulunmaktadır.

Değerli katılımcılar,

Elbette kavramlar ve kurumlar tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda farklı biçimler kazanır. Ancak bugün geldiğimiz noktada savunduğumuz adalet, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, çoğulculuk, hoşgörü gibi değerler Doğu ve Batı’nın ortak değerleridir. Bu değerleri ve özellikle de öteki’nin “misafirperverlik hakkı”nı koruyan, farklılıkları tehdit olarak görmeyen, toplumsal ve siyasal çoğulculuğu önemseyen insan-odaklı bir kültürü ve pratiği geliştirerek gelecek nesillere aktarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bu kapsamda genelde yabancı düşmanlığına özelde İslamofobiye karşı mücadele etmenin iki yolu vardır. Birincisi, biraz önce ifade edildiği gibi insan-odaklı anlayışı yaygınlaştırmaktır. İnsan masum doğar; kötülüğü ve düşmanlığı sonradan öğrenir. Gerçekten de yabancı düşmanlığı, ırkçılık, İslamofobi gibi tutumlar, kişilerin içine doğdukları toplumda sonradan öğrendikleri/öğretildikleri sapmalardır.

Bu nedenle yapılması gereken, bu öğrenme sürecini tersine çevirmektir. Tarihte ve doğada kötülüğün de iyiliğin de örnekleri vardır. Tüm mesele bizim bugünü ve geleceği inşa ederken hangisini tercih edeceğimizle ilgilidir.

İkincisi, hukuksal mücadelenin araçlarını gözden geçirerek daha etkili olmalarını sağlamaktır. Gerek ulusal hukuk düzenlerinde gerekse uluslararası insan hakları hukukunda özellikle nefret söylemi ve ırkçılıkla mücadele konusunda daha kararlı bir duruş sergilenmelidir. Unutmamak gerekir ki, nefret söylemine müsamaha yabancı
düşmanlığı ve ırkçılığın değirmenine su taşıyacaktır.

Sonuç yerine: “İnsan Olmak ve İnsan Kalmak”…

Konuşmamı, bilge devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’i rahmetle anarak tamamlamak istiyorum. Tarih 25 Mart 1994... İki yüz bin (200.000) Boşnak öldürülmüş, altı yüz bin (600.000) insan yerinden yurdundan sürülmüş, 800 cami bombalanmış, Bosna-Hersek’in şehirleri ve köyleri yerle bir edilmiş, sadece Saraybosna’daki askeri hastane 160 kez bombalanmış... Tüm bunları anlattıktan sonra diyor ki Aliya “İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.”

Aliya İzzetbegoviç, bütünüyle ahlaki bir kavram olarak nitelediği “insan olmak ve insan kalmak” kavramının siyasi dildeki ve uygulamadaki karşılığını da şöyle ifade eder:

“Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız, demektir. Bu, aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette, hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk. Yasal otoritenin ve Bosna-Hersek ordusunun kontrolünde olan yerlerde hala katedrallerden ve kiliselerden yükselen çan seslerini duyabilirsiniz."

Umarız, yaşlı Dünyamız geçmişte yaşanan acı tecrübelerden ders çıkararak İzzetbegoviç’in gösterdiği aydınlık yolda ilerler.

Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 


* Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından hazırlanan “Göç ve Mülteciler” Konulu IV. Uluslararası Ombudsmanlık Sempozyumu için hazırlanan konuşma. Ankara, 2-3 Mart 2017.

Değerli konuklar,

Sizleri en içten duygularımla, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

İstanbul Tahkim Merkezi tarafından düzenlenen “Kamu Kurum ve Kuruluşları Açısından Tahkim” konulu bu konferansın şimdiden başarılı ve verimli geçmesini diliyorum.

Öncelikle, terör saldırıları sonucunda şehit olan asker, polis ve sivil tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılara da acil şifalar diliyorum.

Gerçekten de konuşmakta zorlandığımız, kelimelerin kifayetsiz kaldığı zor günlerden geçiyoruz.

Dünyada terörün bu kadar çok çeşidiyle ve bu kadar yüksek bedeller ödeyerek mücadele etmek zorunda kalan ikinci bir ülke yok. Terörle mücadele bu coğrafyada bağımsız ve özgür bir millet olarak varolma mücadelesidir. Tam da bu nedenle terörle mücadele, tüm siyasi görüşlerin üzerinde milli bir meseledir.

Terör saldırılarının ve onların arkasındaki güçlerin biri topluma diğeri devlete dönük ve birbiriyle bağlantılı iki hedefinin olduğu bilinmektedir. Topluma yönelik amaç, milletin birliğini ve dirliğini bozarak huzur ortamını zehirleyip kaotik bir durum hazırlamaktır. Devlete yönelik amaç ise demokratik hukuk devletini paralize ederek işleyemez hale getirmektir.

Bu nedenle toplum olarak, birliğimizi, dirliğimizi ve dayanışmamızı korumaya devam etmek zorundayız. Devlet olarak da demokratik hukuk devletini koruma kararlılığımızı sürdürmek durumundayız. Teröre ve terörizme verilecek en anlamlı cevap, inadına birlik ve beraberlik, inadına hukuk ve demokrasidir.

Gerçekten de terör, başta yaşama hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetleri, toplumsal huzuru ve demokratik hukuk devletini tehdit eden en büyük beladır. Bu nedenle bize düşen tam da terörün yıkmaya, yok etmeye çalıştığı toplumsal ve siyasal değerleri korumaktır. Bu değerleri korumadaki azim ve kararlılık, terörün ve destekçilerinin karabasanıdır.

Diğer yandan, terörün hedef aldığı hak, hukuk, adalet ve özgürlük gibi değerler bizim birilerinden ödünç aldığımız kavramlar değildir. Bunlar tarihsel ve kültürel olarak tevarüs ettiğimiz kendi kadim ve öz değerlerimizdir. Bu değerlerin karşılığını ruh köklerimizde kolayca bulabiliriz.

Bilindiği üzere insanı, dolayısıyla devleti yaşatmanın yolu adaletten geçmektedir. Adalet toplumun da toplumun siyasal olarak örgütlenmiş hali olan devletin de temelidir. Yokluğunda tüm toplumsal ve siyasal değerlerin değersizleştiği bir değerdir.

Adalet, herkese her durumda eşit davranılmasını gerektirmez. Tersine farklı durumdakilere eşit muamele adaletsizliğe yol açabilir. Mevlana'nın dediği gibi suyu, ağaca verdiğinizde adalet, dikene verdiğinizde zulüm olur. Mevlana düşüncesinde adalet her şeyi yerli yerine koymaktır.

Osmanlı devlet geleneğinde önemli yeri olan “adalet dairesi” ya da “adalet çemberi” anlayışını hatırlamak gerekir. Bir devletin ayakta kalabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi için gerekli en önemli unsur adalettir. Adalet dairesi adaletle başlar, adaletle tamamlanır. Adalet dairesinin hukuk, hazine, güvenlik güçleri gibi diğer unsurları ancak adaletle anlam kazanır ve korunabilir. Bu nedenle 16. yüzyılda yaşayan Kınalızade Ali Efendi, “Ahlâk-ı Alâ’î” adlı eserinde adalet dairesini anlatırken “Dünyanın nizamını ve kurtuluşunu sağlayan adalettir” (Adldir mûcib-i salâh-ı cihan) demektedir.

Günümüzde adaletin en belirgin yansıması temel hak ve hürriyetlerin korunmasıdır. Bunun en etkili araçları da hiç kuşkusuz mahkemelerdir. Yargının bu anlamda varlık nedeni, uyuşmazlıkları çözerken adaletin tesisini sağlayarak temel hak ve hürriyetleri korumaktır.

Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin de varlık nedeni, Anayasayı ve temel hak ve özgürlükleri korumak suretiyle anayasal adaletin ve bireysel adaletin sağlanmasına katkı yapmaktır.

Değerli misafirler,

Bilindiği üzere, 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren başlayan bireysel başvuru sistemi, gerek Anayasa Mahkemesinin işlevinde gerekse genel anlamda Türk hukukunda çok önemli, radikal değişiklikler getirmiştir. Bireysel başvuruyla birlikte Anayasa Mahkemesi, sadece soyut anlamda kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyen bir kurum olmaktan çıkmış, insanımızın günlük hayatını etkileyen, dolayısıyla topluma dokunan bir yargı organı haline gelmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından mutlaka tüketilmesi gereken etkili bir başvuru yolu olarak kabul edilmektedir. Bunun son örnekleri, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tutuklanan bir hâkim ile meslekten çıkarılan bir öğretmenin başvurusunda verilen kabul edilemezlik kararlarıdır. Her iki kararda da Strasbourg Mahkemesi, bireysel başvurunun etkili bir başvuru yolu olduğunu belirterek başvuruculara öncelikle Anayasa Mahkemesine başvurmaları gerektiğini söylemiştir.

Bireysel başvuru, Türkiye açısından çok önemli bir kazanımdır. Bireysel başvuru, getiriliş amacına uygun olarak, bir yandan Türkiye’de insan hakları standardının yükseltilmesine, diğer yandan da AİHM önündeki Türkiye aleyhine başvuru ve ihlal sayılarının azaltılmasına çok ciddi katkılar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.

Elbette bireysel başvuru alanı sorunsuz değildir. Bireysel başvurunun geleceğini tehdit eden en önemli sorun gitgide artan işyüküdür. Bugün itibarıyla Anayasa Mahkemesinin önündeki mevcut (derdest) başvuru sayısı 80.000 civarındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önündeki 47 ülkeden gelen ve bir yargısal birime sevkedilen başvuru sayısının toplam 75.200 olduğu düşünüldüğünde nasıl bir işyükü sorunuyla karşı karşıya kaldığımız daha kolay anlaşılabilir.

Başvuruların yaklaşık 60.000’i 15 Temmuz sonrasında yapılmıştır. Mahkeme olarak 2014 ve 2015 yıllarında yıllık ortalama 20.000 civarında başvuru aldık. 2015 yılında 16.000’e yakın başvuruyu, başka bir ifadeyle gelen başvuruların yaklaşık yüzde seksenini (%80) sonuçlandırdık. Hedefimiz, iki yıl içinde gelen başvuruyu karşılayacak bir istatistiği tutturmaktı. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yoğun, kitlesel başvuru olayıyla karşılaştık.

Bu dönemsel artış, bizim ileriye dönük planlarımızı etkilemekle birlikte, kurduğumuz ve iyi işleyen bireysel başvurudaki hedeflerimizi değiştirmeyecektir. Bireysel başvuruda iki temel hedefimiz var. Birincisi, iş yükünü yönetilebilir düzeyde tutmak, ikincisi ise nitelikli kararlar vermek suretiyle hak ihlali üreten yapısal ve sistemik sorunların çözümüne katkı yapmaktır.

İşimizin kolay olmadığını biliyoruz. Ancak üyelerimiz, raportörlerimiz, idarecilerimiz ve her kademede görev yapan personelimiz yoğun bir gayretle ve özveriyle çalışmalarını sürdürüyor. Bu vesileyle kendilerine buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

Bireysel başvurunun geleceği açısından önemli olan iki hususun altını çizmek isterim. Birincisi, bireysel başvuru her türlü uyuşmazlığın çözüldüğü olağan bir kanun yolu değildir. Bireysel başvurunun ikincil olma niteliği, hak ihlallerinin öncelikle derece mahkemeleri önünde giderilmesini gerektirmektedir. Bu anlamda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda yaptığı inceleme, ilk derece mahkemesi incelemesi olmadığı gibi temyiz incelemesi de değildir.

İkinci olarak, bireysel başvuru tek tek tüm hak ihlallerini giderme yolu da değildir. Olamaz da. Esasen bireysel başvurunun objektif amacı, hak ihlaline neden olan durumları tespit etmek suretiyle bu ihlallerin kamu otoriteleri tarafından giderilmesini ve yeni ihlallerin önlenmesini sağlamaktır. Bu bağlamda, bireysel başvurunun başarısı ve geleceği, sadece Anayasa Mahkemesine değil, aynı zamanda tüm hukuk sisteminin iyi işlemesine bağlıdır.

Değerli katılımcılar,

Adaletin tesisinin önündeki engellerin başında artan işyükü ve bununla bağlantılı olarak uzun yargılama sorunu gelmektedir. Artan dava yükü ve uzun yargılamalar, Türkiye’de yargı sisteminin belki de en önemli sorunu olmaya devam etmektedir.

Bireysel başvuruda verilen ihlal kararları da bunu göstermektedir. Bireysel başvuruda bugüne kadar toplam 1.514 hak ihlali kararı verilmiştir. İhlal kararlarının yaklaşık olarak %74’ü (1.122) adil yargılanma hakkına ilişkindir. Anayasa Mahkemesince verilen adil yargılanma hakkı ihlali kararlarının yaklaşık %76’sı (876) makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkindir. Bu ihlallerin neredeyse yarısında 10 yılın üzerinde yargılama süreleri söz konusudur.

Ülkemizde yargılama sürelerinin uzunluğu genel ve yapısal bir sorundur. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre; 2015 yılında sadece hukuk mahkemelerindeki dosya sayısı 3,5 milyona yakındır. 2015 yılında sonuçlandırılan dava sayısı ise 2 milyon civarındadır. Benzer şekilde, Yargıtay’ın milyonu aşan bir işyüküyle çalıştığı bilinmektedir.

Bu sorunla başa çıkmanın yollarından biri, diğer birçok ülkede başarılı uygulama örneklerinin olduğunu bildiğimiz, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının ve tahkim gibi mahkeme dışı çözüm yollarının geliştirilmesidir. Gerçekten de tahkime konu olabilecek uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözüme kavuşturulması, mahkemelerin iş yükünün hafifletilmesine ve uyuşmazlıkların daha hızlı çözülmesine ciddi katkılar yapabilecektir.

Bu kapsamda 6570 sayılı Kanunla “uyuşmazlıkların tahkim veya alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleriyle çözülmesini sağlamak üzere” kurulan İstanbul Tahkim Merkezi’ne ve aynı şekilde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Tahkim Divanına büyük iş düşmektedir. Bu kurumların tahkim ve arabuluculuk hizmetlerinin yaygınlaşması ve başarılı olması son derece önemlidir.

Konuşmama son verirken, İstanbul Tahkim Merkezi’nin düzenlediği bu konferansın başarılı ve verimli olmasını diliyorum. Organizasyonda emeği geçenleri ve sunumlarıyla katkıda bulunacak olanları tebrik ediyorum.

Tüm katılımcıları bir kez daha selamlıyor, hepinize sağlık ve afiyet diliyorum.

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesine yeni seçilen üyelerimizin yemin törenine hoş geldiniz diyor, sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Birazdan yemin ederek görevlerine başlayacak olan üyelerimizi tebrik ediyor, kendilerine başarılar diliyorum.

Uzun yıllardır kamu yönetimi alanında çalışmaları olan, kaymakamlık ve valilik görevlerinden sonra Sayıştay Başkanlığı yapan Doç. Dr. Recai Akyel’in bu engin birikimini anayasa yargısı alanına taşıyacağına ve Mahkememize önemli katkılar yapacağına inanıyorum.

Aynı şekilde, anayasa hukuku alanındaki çalışmalarıyla tanınan, özellikle de Türk Anayasa Mahkemesinin temel haklar yaklaşımı üzerine eserler kaleme alan Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez’in, Mahkememizin hak eksenli içtihatlarının geliştirilmesine ciddi katkılar yapacağına olan inancımı ifade etmek istiyorum.

Yeni üyelerimizi tekrar tebrik ediyor, üyeliklerinin şahısları, aileleri, Mahkememiz ve ülkemiz için hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Ayrıca Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği çerçevesinde Mahkememizin dördüncü kez düzenlediği “Yaz Okulu” programı için 13 ülkeden gelen ve aramızda bulunan misafirlerimize de hoş geldiniz diyorum.

Malumları olduğu üzere, ülkelerin ve milletlerin tarihinde kader anları, kırılma noktaları vardır. 15 Temmuz 2016 bu ülke için böyle bir gündür. 15 Temmuz’da, sadece Türk siyasi tarihinin değil, modern demokrasi tarihinin en önemli olaylarından birine tanıklık ettik.

O gece zıt duyguları yaşadık. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde örgütlenmiş bir cunta bize önce zilleti yaşattı. Onca çabayı, demokratik birikimi yok etmeye çalışarak, tarihimizin karanlık sayfaları olarak andığımız dönemlere dönme ihtimalinin utancını yaşattılar.

Ancak aynı gece aziz milletimiz kahramanca bir direniş göstererek bu zilleti kaldırdı ve bize izzeti yaşattı. Karanlık başlayan o gece, demokratik bir direnişe şahit oldu ve gelecek nesillere gururla aktaracağımız bir demokrasi destanı yazıldı. O gece merhum Aliya İzzetbegoviç’in “Tarih, daima aynı hikayeyi tekrarlar: Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler.” sözü bir kez daha doğrulandı.

Bu vesileyle bu izzeti ve onuru bize yaşatan başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm devlet adamlarına, iktidar ve muhalefet partilerinin liderlerine, vatanperver Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet mensuplarına, demokratik ve kararlı bir tavır sergileyen medyaya ve her şeyin ötesinde ellerinde bayraklarından başka bir şey olmadan canları pahasına tankların karşısına dikilen cesur ve yürekli milletimize Mahkememiz ve şahsım adına şükranlarımı sunmayı bir borç biliyorum.

Bilindiği üzere, Anayasa Mahkemesinin varlık nedeni Anayasa’yı ve onun güvenceye aldığı temel hak ve özgürlükleri korumaktır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi üyeleri, görevlerine başlarken “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve temel hak ve özgürlükleri” koruyacaklarına namusları ve şerefleri üzerine yemin ederler. Elbette Mahkeme, Anayasa’yı ve hakları koruma görevini yine Anayasa’nın kendisine tanıdığı yetkiler çerçevesinde yerine getirir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünün amacı, esas itibariyle demokratik anayasal düzeni ve onun koruduğu temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaktı. Bu teşebbüs sonuç almış olsaydı daha önce olduğu gibi Anayasa Mahkemesinin Anayasa’yı ve temel hakları koruma görevi anlamsız hale gelecekti.

Tam da bu nedenle, o meşum gecede karanlığın en koyu noktasında anayasa yargısı tarihinde ilk kez Anayasa Mahkemesi bir açıklama yaptı. Açıklama şöyleydi: “Anayasal düzene karşı her türlü demokrasi dışı girişimi reddediyor ve demokratik hukuk devletinin yanında olduğumuzun aziz milletimizce bilinmesini istiyoruz.” Bu açıklamayı Anayasa ve temel hakları koruma görevimizin bir gereği olarak gördük.

Bu vesileyle Anayasa Mahkemesi üyelerinin, yaptıkları yemine sadık kalarak her türlü antidemokratik ve anayasa dışı saldırı karşısında Anayasa ile temel hak ve özgürlükleri koruma görevini hakkıyla yerine getireceklerine olan inancımı bir kez daha ifade etmek isterim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu darbe teşebbüsünün arkasındaki anlayışı, zihniyeti ve yapısal sorunları iyi okumak zorundayız. Tüm darbelerde ve darbe girişimlerinde olduğu gibi, 15 Temmuz’un arkasında da “vesayetçi” anlayış yatmaktadır. Bu anlayış, hakikatın sihirli küresini elinde tuttuğunu düşünen bir zümrenin toplumu, devleti şekillendirme ve yola getirme, tabir yerindeyse “adam etme” hezeyanını ifade etmektedir.

Farklı zamanlarda farklı ideolojik payandalara yaslanan sivil-askeri bürokratik vesayetçilik, kurumsal düzeyde demokratik siyasi aklın yetersiz olduğu varsayımına dayanır. Bireysel düzeyde ise kişinin kendi hâline bırakılmaması, yönlendirilmesi gerektiği, aksi hâlde doğru karar veremeyeceği düşüncesinden beslenir. Her iki durumda da kurumsal ve bireysel akla ipotek koyma söz konusudur. Tam da bu nedenle ünlü filozof Kant, vesayetçiliği “tasavvur edilebilen en büyük despotizm” olarak nitelendirir.

15 Temmuz'un arkasındaki vesayetçiliği daha da koyu ve tehlikeli kılan, vasilerin sivil ve siyasal toplumun tüm katmanlarını ele geçirmeye çalışan ve bu amaçla faaliyet gösteren bir yapılanma içinde olmalarıdır. Bu da karşı karşıya kalınan tehlikeyi öncekilerle karşılaştırılmayacak kadar ağırlaştırmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi 4 Ağustos 2016 tarihinde oybirliğiyle verdiği kararda bu hususa dikkat çekmiş ve aynen şöyle demiştir: "FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarının neredeyse tamamında örgütlenmesi ve somut darbe teşebbüsünün bu yapılanmadan kaynaklanmış olması, potansiyel (olası) tehdidi var olan (mevcut) tehlikeye dönüştürmüş, demokratik anayasal düzeni sürdürmek bakımından olağanüstü tedbirler alınmasını zorunlu kılmıştır."

Esasen vesayetçiliğin bu topraklardaki varlığı yeni değildir. 1913 Babıali Baskını’ndan bu yana milli iradeyi ortadan kaldırmaya yönelen vesayetçiliğin klasik, modern ve postmodern türlerine tanık olduk. Bu tanıklığın ulaştığı sonuç şudur: Darbelerin ve darbe girişimlerinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Hiç kimse veya hiçbir kurum şu ya da bu metinden, seküler ya da dini kökenli herhangi bir ideolojiden darbelere gerekçe çıkaramaz. Türkiye’de demokratik anayasal rejimin asıl koruyucusu milletin kendisidir.

Darbeler siyasi irademize ve aklımıza giydirilen deli gömleğidir. Darbecilik, milli iradeyi gasp etmeye çalışan, vesayetçi elitizmin pençesinde demokrasiyi içten içe kemiren iflah olmaz bir hastalık, tam bir siyasi sapkınlıktır. Bu hastalığa duçar olanlara bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, demokrasilerde iktidara gelmenin yegâne yolu sandıktır. Anayasa’yı değiştirmenin ya da yeni anayasa yapmanın yolu da milletin teveccühünü ve tercihini kazanmaktan, dolayısıyla parlamentodan geçmektedir. Bunun dışındaki her yol, hiçbir meşruiyeti olmayan çıkmaz yoldur.

15 Temmuz aynı zamanda bu hastalıklı, seçkinci ve antidemokratik zihniyetle hesaplaşmanın da miladıdır. Bu millet, canı ve kanı pahasına darbelere geçit vermeyeceğini, egemenliğin kendisine ait olduğunu göstermiştir. İnanıyorum ki 15 Temmuz, Türkiye’nin darbeler ve darbe teşebbüsleri makus talihinin kırıldığı, anayasal demokrasinin gerektirdiği zihniyet devriminin başladığı gün olacaktır.

Demokrasiyi, anayasayı, hukuku ortadan kaldırmaya çalışanlar karşısında tüm bu değerleri, dolayısıyla bireylerin başta yaşam hakları olmak üzere anayasal hak ve hürriyetlerini korumak, devletin temel görevi, dahası varlık nedenidir. Bu bir tercih meselesi değil, anayasal zorunluluktur. Ancak bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği siyasi iradenin anayasal çerçevede yapacağı tercihlere bağlıdır.

Evet, anayasalar toplum sözleşmesidir, ancak Abraham Lincoln’a atfedilen ifadeyle “intihar sözleşmesi” değildir. Bu nedenle hiçbir anayasa, demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kasteden eylemler karşısında kayıtsız kalamaz. Modern demokratik anayasaların neredeyse tamamında bu tür durumlarda temel hak ve özgürlüklerin daha fazla sınırlanmasına izin veren olağanüstü yönetim usulleri öngörülmüştür. Bunun nedeni olağanüstü rejimlerin temelinde “zaruret” olgusunun bulunmasıdır. Devlet ve milletin varlığına yönelik ağır tehditler hiç kuşkusuz bir zaruret hali oluşturur.

Ancak demokratik olağanüstü yönetim usulü anlayışı, anayasaların bütünüyle askıya alınmasını, temel hak ve hürriyetlerin tamamen kullanılamaz hale getirilmesini reddeder. Bu nedenle, olağanüstü hâl hukuksuzluk hâli değildir. Nitekim olağanüstü hâl hukuku Anayasa’da detaylı bir şekilde düzenlenmiş, olağanüstü durumlarda temel hak ve hürriyetlere yönelik müdahalenin şartları ve sınırları açıkça belirlenmiştir. Elbette amaç, demokratik anayasal düzene, dolayısıyla temel hak ve özgürlüklere yönelik tehdidin mümkün olan en kısa sürede bertaraf edilerek olağan duruma dönülmesidir.

Esasen demokratik anayasaların amacı bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan anayasal düzeni korumaktır. Bunun da yolu toplumsal düzeni ve güvenliği sağlamaktan geçmektedir. Çünkü güvenliğin olmadığı yerde özgürlüklerden bahsetmek zordur. Güvenlik, bu anlamda hem bireysel bir hak, hem de diğer hak ve özgürlüklerin korunmasının ön şartıdır. Özgürlük ise, yine Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle, “hayatımıza anlam veren şeydir”. Bu nedenle özgürlük ve güvenlik birbirine karşıt değil, biri diğerini tamamlayan değerlerdir.

Güvenlik ve özgürlük onurlu bir bireysel ve toplumsal yaşam için aynı ölçüde vazgeçilmezdir. Tıpkı teneffüs ettiğimiz hava gibi, varlığında değerini bilmeyiz, ama yokluğunda nefes alamayız.

Güvenlik ve özgürlük gibi iki hayati değer arasındaki ilişkiyi düzenlerken başvuracağımız temel değer hiç kuşkusuz adalettir. Adalet, hukuk düzeninin çimentosu, mülkün yani devletin temelidir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin daha kırılgan hale geldiği olağanüstü dönemlerde adaletin tesisi çok daha önemlidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

15 Temmuz siyasi tarihimizin belki de en büyük krizlerinden biridir. Devlet ve millet olarak bize düşen, birlik içinde bu krizi aşarak demokratik hukuk devletini adalet, güvenlik ve özgürlük temelinde sağlam ve güçlü bir şekilde yeniden yapılandırarak geleceğe taşımaktır.

15 Temmuz sonrası oluşan birlik, ülkenin tüm farklı unsurlarını çatısı altında toplayarak “biz” düşüncesini yeniden inşa etmiştir. Hiç kuşkusuz bu birlik, her konuda herkesin aynı şekilde düşünmesi ve farklı olanın aynılaştırılması değildir. Tersine esas olan bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan ve bizim gibi yaşamayanları da kuşatacak bir birlik ve beraberliktir.

Bu anlayışla 15 Temmuz’da bir kez daha hortlayan darbeci zihniyete milletçe verilecek en güzel cevap, demokratik ve özgürlükçü yeni bir anayasa yapmaktır. Darbelerin ve darbe teşebbüslerinin arkasındaki vesayetçi anlayışı tamamen tasfiye eden, milletin siyasi özne olduğunu ilan eden ve insan haklarına dayanan demokratik hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla tesis eden yeni bir anayasa, hepimizin özellikle de demokratik siyasetin 15 Temmuz şehitlerine ve gazilerine olan vicdan borcudur. Esasen 15 Temmuz sonrası oluşan toplumsal ve siyasal birlik ruhu, yeni anayasa için gerekli iklimi de sağlamıştır.

Demokratik ve özgürlükçü bir yeni anayasa, bir yandan Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkılması, diğer yandan da demokratik kazanımların taçlandırılması bakımından son derece önemlidir.

Ancak belirtmek gerekir ki, anayasa her şey değildir. Dahası insanların yüreğindeki özgürlük ateşi söndüğünde Anayasa'nın da hiçbir anlamı kalmaz. II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalı yargıç Learned Hand, Central Park’ta yaptığı ve “Özgürlüğün Ruhu” ismiyle meşhur olan konuşmasında şöyle der: “Anayasalara, yasalara ve mahkemelere çok fazla umut bağladığımızı düşünüyorum. Bunlar yanlış umutlar, inanın bana yanlış umutlar. Özgürlük insanların yüreğindedir; orada öldüğü zaman hiçbir anayasanın, yasanın ve mahkemenin yapacağı bir şey olamaz.”

15 Temmuz darbe teşebbüsü bu topraklarda insanımızın yüreğinde özgürlüğün ölmediğini, onu yüreklerde yaşatmak için yaşamlarından vazgeçmeye hazır milyonlarca kişinin olduğunu ortaya koymuştur. Bu da göstermektedir ki, özgürlük ve demokrasi birileri tarafından yukarıdan lütfedilmiş veya bağışlanmış değil, toplumsal zeminde kazanılmış, uğruna bedeller ödenmiş ve tamamıyla hak edilmiş değerlerdir. Şimdi bu değerleri koruyarak tüm gerekleriyle hayata geçirmek ve gelecek kuşaklara aktarmak en büyük görevimizdir.

Son olarak, belirtmek gerekir ki, dünya demokrasi tarihine geçecek bir olay olan 15 Temmuz konusunda “hür dünya”, maalesef iyi bir sınav verememiştir. Her fırsatta demokratik değerlerin sahibi ve savunucuları olarak ortaya çıkanlar, Türkiye'de ölümcül silahlarla demokrasinin taammüden katledilme girişimi ve onun karşısında sergilenen demokratik direniş karşısında “kuzuların sessizliği”ni oynamışlardır.

Buna karşılık darbe girişiminin ertesi günü dayanışma mesajları yayınlayanlar da olmuştur. Örneğin 35 ülkenin üye olduğu Afrika Anayasa Yargısı Konferansı, 16 Temmuz günü yayınladığı ve bize gönderdiği mesajla darbe girişimini reddettiğini ve Türk Anayasa Mahkemesi ile dayanışma içinde olduğunu ifade etmiştir. Aynı şekilde Asya Anayasa Mahkemeleri ve Muadili Kurumlar Birliği’nin darbeyi reddeden dayanışma açıklaması da bizim için değerlidir

Bu vesileyle anayasa yargısı alanında faaliyet gösteren bu iki uluslararası kuruluşun yöneticilerine, ilgili anayasa mahkemeleri ve yüksek mahkemelerin başkanlarına şükranlarımı sunuyorum.

Konuşmamın sonunda, tüm şehitlerimize ve Anayasa Mahkemesinin vefat eden emekli başkan ve üyelerine Allah’tan rahmet, gazilerimize ve hayatta olan emekli üyelerimize de sağlık ve afiyet diliyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli konuklar,

Yemin törenimizi teşriflerinizden dolayı şükranlarımı sunuyor, güzel ve huzurlu günler diliyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

15 Temmuz Darbe Teşebbüsü ve Olağanüstü Hal: Türkiye’de Anayasal Demokrasi için Yeni Bir Meydan Okuma

Saygıdeğer katılımcılar,

Hanımefendiler Beyefendiler,

Endonezya Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Hidayat’a içten misafirperverliğinden dolayı teşekkür ederim.

Burada bulunmanın ve böylesine seçkin meslektaşlara hitap etmenin benim için büyük bir zevk olduğunu ifade etmek isterim.

Malum olduğu üzere, ülkemiz yakın geçmişte alçak bir darbe teşebbüsü yaşadı. Neyse ki darbeciler başarısız oldular ve Türk halkının sergilediği cesur direniş sayesinde demokratik rejimimiz ayakta kalmayı başardı.

Şüphe yoktur ki kısa bir süre önce gerçekleşen darbe teşebbüsü, anayasal demokrasimizin şimdiye dek karşılaştığı en ciddi tehditlerden biridir.

15 Temmuz 2016 Tarihinde Ne Oldu?

Size kısa bir video göstererek o gece ne olduğuna dair kısa bir bilgi vermek isterim.

[Video 2 dakika]

Darbe teşebbüsünün gerçekleştiği gün gerçekten de Türkiye’de herkes için korkunç bir gündü. O gün, Cengiz Aytmatov’un kelimeleriyle ifade etmek gerekirse, yüz yıldan fazla süren bir gündü. Savaş uçakları (F-16lar) bulunduğumuz yerden sadece birkaç kilometre uzaklıkta olan parlamentoyu bombalamaya başladığında evdeydim. Sanki bizim üzerimize bomba atılıyor gibiydi. Henüz 12 yaşında olan en küçük oğlum titreyen bir sesle sürekli şu soruyu soruyordu: “Baba, bu savaş uçakları bizi bombalayacak mı?”. “Hayır” dedim, fakat oğluma verdiğim cevabın doğru olduğundan emin değildim.

Emin değildim, çünkü ertesi gün, ordu içinde bir grubun/cuntacının kendi halkına ateş açarak bir terör saldırısı başlattıkları ve Türkiye Büyük Millet Meclisini, Cumhurbaşkanlığını ve çeşitli emniyet birimlerini bombaladıkları ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanımız, parlamentomuz, tüm siyasal partilerimiz, medyamız ile ordumuzun ve emniyet güçlerimizin büyük bir bölümünün yoğun çabaları sayesinde, bu teşebbüs kısa süre içinde engellendi. Hepsinden önemlisi, bu darbe teşebbüsünün engellenmesinde Türk halkının demokratik iradesi ve direnişi belirleyici olmuştur. Başarısız olan bu darbe teşebbüsü, Türk halkının farkındalığının ve Türk demokrasisinin güçlendiğinin de bir göstergesidir.

Darbe Teşebbüsüne Yargıdan Gelen Tepkiler

Anayasa Mahkemesi olarak darbe teşebbüsünde bulunulduğunun anlaşıldığı ilk saatlerde bir basın açıklaması yaptık. Açıklamada demokratik anayasal düzene karşı her türlü demokrasi dışı teşebbüsü reddettiğimizi ve demokratik hukuk devletinin yanında olduğumuzu belirttik. Basın açıklamamızın Türk halkının darbe karşısında dayanışma içerisinde hareket etmesine katkı sağlayarak ve darbecilerin motivasyonunu kırarak anayasal düzeni ve demokratik değerleri koruma yönünde önemli bir rol oynadığını düşünüyoruz.

Anayasa Mahkemesinin darbe teşebbüsüne yönelik bu tepkisinin ardından Danıştay, Yargıtay ve Askeri Yargıtay gibi diğer yüksek mahkemeler de bu teşebbüse tepki gösterdiler. 16 Temmuz 2016 tarihinde, darbe teşebbüsüne ilişkin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından darbeyi tertiplediği ve/veya darbenin arkasındaki örgütle bağlantılı olduğu düşünülen binlerce kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Bu kişiler arasında Mahkememizin iki (2) üyesi, yüz kırk (140) Yargıtay üyesi, kırk sekiz (48) Danıştay üyesi ve ilk derece mahkemelerinde görevli üç binden (3000) fazla hâkim ve savcı da bulunmakta idi.

Yetkililer, daha en başından itibaren darbe teşebbüsünün Türkiye’de “Paralel Devlet Yapısı” olarak da bilinen “Gülenist Terör Örgütü” (FETÖ) tarafından planlandığını ve uygulandığını ifade ettiler.

Darbe teşebbüsü öncesinde düzenlenen iddianamelerde ve mahkeme kararlarında da belirtildiği gibi bu grup devletteki önemli görevlerde, bilhassa güvenlik, yargı ve sivil bürokraside paralel bir örgüt oluşturmuştur. Uzun bir süre, sade bir “İslami fraksiyon”dan ziyade “mesiyanik” bir örgüt gibi hareket etmiş ve devlet kurumlarında gizlilik içinde çalışmıştır. “Gizlenme” örgüt üyelerinin ana taktiğidir. Bu grubun üyeleri, örgüt ile olan bağlarını gizlemeleri gerektiği yönünde talimat almaktadırlar (Anayasa Mahkemesinin 4.8.2016 tarihli, E. 2016/6 (D. İş) K. 2016/12 sayılı kararı, § 15).

Hükümetin Tepkisi: Olağanüstü Hal

Olağanüstü Hal, hemen hemen tüm anayasalarda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dâhil olmak üzere uluslararası insan hakları hukukunda düzenlenen bir tedbirdir.

Bakanlar Kurulu devlet kurumlarına sızarak devletin güvenliği ve bekası açısından ciddi bir tehdit oluşturan “FETÖ” terör örgütüne karşı kapsamlı ve etkili biçimde mücadele etmek amacıyla, 20 Temmuz 2016 tarihinde, tüm Türkiye’de doksan gün süreyle olağanüstü hal ilan edilmesine karar vermiştir.

Ayrıca Fransa gibi Türkiye de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesinde öngörülen ve Sözleşme’de yer alan yükümlülüklerinin 3 aylık bir süre boyunca daraltılması yönünde derogasyon hakkına başvurmuştur.

Menfur bir terör saldırısı olan bu darbe teşebbüsü, Fransa’daki ya da herhangi bir başka Avrupa devletindeki terör saldırılarına kıyasla daha geniş çaplı ve yıkıcıdır. Yarattığı travmatik etki yönünden ise ancak ABD’deki 11 Eylül saldırısıyla kıyaslanabilir.

Anayasamıza göre olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun, olağanüstü halin gerektirdiği meselelere ilişkin olarak kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi bulunmaktadır. Normal şartlarda, Anayasa Mahkemesi kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa’ya uygunluğunu denetleyebilmektedir. Ancak, Anayasa’nın 148. maddesine göre, olağanüstü hal, sıkıyönetim veya savaş sırasında çıkarılan bir kanun hükmünde kararname, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi önüne getirilemez. Buna karşın, olağanüstü hal süresi içinde, idari işlem ve eylemlere karşı yargı yoluna başvurmak mümkündür. Olağanüstü hal süresi boyunca idare mahkemeleri için tek sınırlama, bu süre içerisinde alınan idari kararlar ve yapılan işlemler ile ilgili davalarda yürütmeyi durdurma kararı veremeyecek olmalarıdır.

Bireyler için, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı da mevcuttur. Nihayetinde, bireyler iç hukuk yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesi kararları ile yetinmezlerse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuruda bulunabilirler.

Yetkili merciler olağanüstü hal ilanının amacının vatandaşlarımızın temel haklarını kısıtlamak değil, darbe teşebbüsünün arkasındaki terör yapılanmasını daha hızlı ve etkili bir şekilde ortadan kaldırmak olduğunu defaatle açıkladılar.

Olağanüstü hale ilişkin kanun hükmünde kararnamelerin iki ana amacının olduğu görülmektedir. Birincisi, sosyal ve siyasal hayatı sivilleştirmek ve silahlı kuvvetler üzerinde tam demokratik ve sivil denetimi sağlamaktır. Bu maksatla, sözgelimi, kara, hava ve deniz kuvvetleri Milli Savunma Bakanlığına bağlanmış, askeri liseler kapatılmıştır.

Kanun hükmünde kararnamelerin ikinci amacı ise, Milli Güvenlik Kurulu tarafından darbe teşebbüsünden önce terör örgütü olarak belirlenen “Paralel Devlet Yapısı”nı tamamen yok etmektir.

667 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname’de Anayasa Mahkemesi üyeleri dâhil yargı mensuplarının (3.madde) ve bütün devlet memurlarının (4.madde), terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilenlerin meslekten veya kamu görevinden çıkarılmalarına karar verileceği açıkça belirtilmektedir.

Anayasa Mahkemesinin Tavrı

Demokratik anayasal düzenin “koruyucularından” biri olan Anayasa Mahkemesi olarak darbe teşebbüsü sırasında ve ardından derhal tepki gösterip acil önlemler aldık.

İlk önce, ceza soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve akabinde tutuklanan iki üye hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Anayasa Mahkemesi, 667 sayılı KHK uyarınca iki üyenin meslekten çıkarılmasına karar verdi.

Buna ek olarak, Mahkeme yönetimi diğer kamu kurum ve kuruluşlarından Anayasa Mahkemesine görevlendirme ile gelen toplamda on üç (13) raportörü görevinden alarak kurumlarına iade etti. Bu raportörlerden sekizi (8) hakkında açığa alma ve gözaltı kararları verildiğini biliyoruz.

Ayrıca, 29 Temmuz 2016 tarihinde, anılan KHK’nın 4.maddesi uyarınca, bir (1) kadrolu raportör, yedi (7) kadrolu raportör yardımcısı ve elli altı (56) memurun nihai bir değerlendirme yapılana kadar görevden uzaklaştırılmasına karar verilmiştir.

Mahkemenin iki üyenin meslekten çıkarılmasına ilişkin kararında, darbe teşebbüsünün anayasal demokrasi için ne anlama geldiği açıklanmış, 667 sayılı KHK’nın ilgili hükmü yorumlanmıştır. Söz konusu karara göre, 15 Temmuz darbe teşebbüsü anayasal düzen, anayasal haklar ve özgürlükler ile ulusal güvenliğe karşı en yıkıcı saldırıdır. Bu saldırı, Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir (§ 68).

Yine kararda, anılan KHK’nın 3. maddesinin parametreleri de şu şekilde yorumlanmıştır: Anılan madde uyarınca meslekten çıkarma tedbirinin Anayasa Mahkemesi üyeleri bakımından uygulanabilmesi için;

a. Üyenin, terör örgütlerine veya MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara “üyeliği”, “mensubiyeti” veya “iltisakı” yahut bunlarla “irtibatı” olduğunun değerlendirilmesi,

b. Bu değerlendirmenin Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun salt çoğunluğunca yapılması gerekmektedir.

İhraç kararı verilebilmesi için Anayasa Mahkemesi üyeleri ile terör örgütü ve terör faaliyetleriyle diğer bir deyişle darbe teşebbüsüyle arasında kesin bir bağ kurulması aranmamış; MGK’ca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen “yapı”, “oluşum” veya “gruplar”la bağ kurulması yeterli görülmüştür (§ 84).

Diğer taraftan, KHK’nın aynı maddesine göre meslekten çıkarma tedbirinin uygulanabilmesi için söz konusu bağın yapıya, oluşuma veya gruba “üyelik” veya “mensubiyet” şeklinde olması zorunlu değildir. “İltisak” ya da “irtibat” bulunması yeterlidir (§ 85).

Son olarak bu maddede, terör örgütleri veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplar ile üyeler arasındaki bağın “sübut” derecesinde ortaya konulması aranmamaktadır. Böyle bir bağın Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunca “değerlendirilmesi” yeterli görülmüştür. Buradaki değerlendirme Genel Kurulun salt çoğunluğunda oluşacak bir “kanaati” ifade etmekte olup bu kanaat cezai sorumluluğun bulunup bulunmadığından bağımsız olarak oluşacak bir kanaattir (§ 86).

Yine, KHK’nın 3. maddesinde bu kanaate varılabilmesi için belli bir tür delile dayanma zorunluluğu da öngörülmemiştir. Bu kanaatin hangi hususlara dayanılarak oluşacağı Genel Kurulun salt çoğunluğunun takdirine bırakılmıştır. Burada önemli olan belli bir kanaate varılırken keyfilikten uzak durulmasıdır (§ 87).

Bu ilkeleri mevcut olaya uygulayan Mahkeme, somut olayın özellikleri, anılan yapı ile ilgileri olduğuna dair sosyal çevre bilgisi ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin zaman içinde oluşan ortak kanaatlerini birlikte dikkate alarak, anılan üyelerin söz konusu yapı ile meslekte kalmalarıyla bağdaşmayacak nitelikte bağlarının olduğunun değerlendirildiği sonucuna ulaşmıştır (§ 98).

Anayasa Mahkemesi, bu üyelerin Anayasa Mahkemesinde görev yapmaya devam etmeleri halinde yargının güvenilirliği ve saygınlığının da zedeleneceğini vurgulayarak meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına oybirliğiyle karar vermiştir (§§99, 100).

Sonuç

Türkiye, ülkemizin daha önce hiç karşılaşmadığı şekilde yıkıcı bir terörist darbe teşebbüsü ile karşılaştı.

Şunu özellikle belirtmek isterim ki Anayasa Mahkemesinin olağanüstü hal süresince bireylerin temel hak ve özgürlüklerini teminatı olacağına kimsenin şüphesi olmasın. Ülkemiz darbe teşebbüsü sonrası hızla normalleşmekte ve Mahkememiz bu normalleşme sürecinde üzerine düşeni yapmaya devam edecektir.

Olağanüstü hal KHK’ları Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru sayısını, dolayısıyla iş yükünü artırabilir. Ancak etkili yöntemler kullanarak bu sorunun üstesinden geleceğimize inancım tamdır.

Anayasa Mahkemesi ya da Yüksek Mahkeme Başkanları ve hâkimleri olarak bizim şu gerçeğin çok iyi farkında olmamız gerekir: Demokratik anayasal devlet olmadıkça Anayasa Mahkemelerince ya da Yüksek Mahkemelerce korunacak bir anayasal hak da olmayacaktır.

İlginiz için teşekkür ederim.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

Sayın Cumhurbaşkanım,
Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesinin 54. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle düzenlenen törene hoş geldiniz diyor, sizleri en içten duygularımla, saygıyla selamlıyorum.

Kuruluş yıldönümleri, kurumların topluma ve demokratik sisteme katkılarının değerlendirilmesi için önemli fırsatlar sunar. Yıldönümünü kutlayan kurum bir yüksek mahkeme ise bu değerlendirme; adalet, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler gibi değerler manzumesine yapılan katkılara ilişkin olmalıdır.

Bilindiği üzere bu değerler manzumesine dayanan birey-devlet ilişkisi zaman ve mekâna bağlı olarak farklı şekillerde tezahür etmiştir. Özü evrensel olan bu değerlerin tamamının kültürümüzde de karşılığı bulunmaktadır. Sözgelimi bu toprakların ruh köklerinde ifadesini bulan “insanı yaşat ki devlet yaşasın”anlayışı, insan odaklı devlet felsefesini ifade eder. Aynı şekilde hukuk ve adaletin devlet hayatı için önemini, yaklaşık bin yıl önce kaleme alınan Kutadgu Bilig’de de görebiliriz. Yusuf Has Hâcib bu eserinde “Beyliğin temeli adalet yoludur” sözüyle adaleti devletin ve siyasi nizamın temeline yerleştirmiştir.

Bu anlayış da göstermektedir ki devletin varlık nedeni adaleti tesis ederek insanı yaşatmaktır. Diğer yandan insanın hak ve hürriyetlerini güven içinde kullanarak yaşamını sürdürebilmesi devletin varlığını gerekli kılmaktadır. Geçen yüzyılın en etkili siyaset teorisyenlerinden biri olan Hannah Arendt, İkinci Dünya Savaşı’nın acı tecrübelerinden hareketle, vatanlarını kaybeden ve devletsiz konuma düşenlerin en temel haklardan mahrum kaldığını söyler. Arendt’e göre “haklara sahip olma hakkı”, politik ve hukuki bir topluluğun eşit üyeleri olarak kişilerin temel hak ve hürriyetlere sahip olmasını ifade eder.

Bir devlete sahip olmanın temel hakları kullanma bakımından ne derece önemli olduğu, bölgemizdeki çatışmaların sonucu olan mülteci sorunu dikkate alındığında daha kolay anlaşılabilir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Adalet temelinde insanı ve devleti yaşatma, günümüz demokratik toplumlarının ortak amacı hâline gelmiştir. Anayasa mahkemeleri de bu amacı gerçekleştirmek üzere varlık kazanan kurumlardan biridir. Bugün demokratik ülkelerin çok büyük bir kısmında kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen anayasa mahkemeleri bulunmaktadır. Diğer yandan bireylerin anayasal haklarının ihlal edildiği iddiasıyla doğrudan anayasa mahkemelerine erişimlerini sağlayan anayasa şikâyeti veya bireysel başvuru da gittikçe yaygınlaşarak anayasa yargısının parçası hâline gelmiştir.

Türk Anayasa Mahkemesinin adalet, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetlere katkısını değerlendirebilmek için bu iki temel görev alanında, başka bir ifadeyle kanunların anayasaya uygunluğu denetimi ve bireysel başvuruda ortaya koyduğu yaklaşıma ve verdiği kararlara bakmak gerekir. Esasen böyle bir değerlendirmeye yardımcı olmak amacıyla ilk kez hazırlanan ve sizlere dağıtılan 2015 yılına ait yıllık raporda Mahkememizin çalışmaları, bilhassa öne çıkan kararları hakkında bilgi verilmiştir.

Bu çerçevede konuşmamda ağırlıklı olarak bireysel başvurunun mevcut durumu, verilen kararlar ve sonuçları üzerinde durmak istiyorum. Ancak bu konuya geçmeden önce Anayasa Mahkemesinin norm denetiminde ve bireysel başvuruda referans aldığı temel ilkelerden biri olan hukuk devleti ilkesine değinmek yararlı olacaktır.

Belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın öngördüğü anayasal demokrasi anlayışından hareket etmektedir. Günümüzün hâkim demokrasi anlayışı olan anayasal demokrasi, hangi hükümet sistemi benimsenirse benimsensin, hukukun üstünlüğünü sağlayarak temel hak ve hürriyetleri etkili şekilde korumayı amaçlamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında, anayasal demokrasinin temelinde insan haklarının korunması ve bunların oylama konusu dahi yapılamaması düşüncesinin bulunduğunu belirtmiştir.

Anayasal demokrasinin en önemli unsurunun hukuk devleti ilkesi olduğu bilinmektedir. Bu ilke, en genel anlamda hukukun üstünlüğünü ve gerçek manada uygulanmasını ifade etmektedir.

Romalı hukukçu Ulpian, hukukun ve bir anlamda adaletin temel ilkelerini, onurlu yaşama, başkasına zarar vermeme ve herkese hakkını teslim etme şeklinde formüle etmiştir. Adalet devletin, hukuk da adaletin temelidir. Hukuk, her toplum için ekmek, su ve teneffüs ettiğimiz hava kadar hayati bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla hukukun üstünlüğünün sağlanması ve sürdürülmesi, bir ülkenin geleceğinin teminatıdır.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında hukuk devletini “insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet” olarak tanımlamıştır.

Hukuk devletinin hukuki güvenlik ve yargı bağımsızlığı gibi unsurları da Anayasa Mahkemesinin kararlarında yorumlanmıştır. Mahkeme, bir kararında “hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde Devlete güven duyabilmesini, Devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar” demek suretiyle bu ilkenin gereklerini ifade etmiştir.

Diğer yandan rejimlerin demokratik hukuk devleti olarak nitelendirilmesi, bağımsız ve tarafsız bir yargının ve yargıçların varlığına bağlıdır. Nitekim Mecelle'de “Hâkimin adabı” kısmında “Hâkim, beyn-el hasmeyn adl ile me'murdur” denilmektedir. Bu hükümden hâkimin, tarafsız davranarak adaleti sağlamakla yükümlü olduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, “insan haklarının ve özgürlüklerinin başlıca ve en etkin güvencesi” olarak nitelediği yargı bağımsızlığının amacının, “adaletin, dolaylı dolaysız her türlü etki, baskı, yönlendirme ve kuşkudan uzak şekilde dağıtılması” olduğunu belirtmiştir. Mahkemenin bir kararında vurgulandığı üzere “Yargının bir karakteri olan bağımsızlık, hâkimin, çekinmeden ve endişe duymadan, Anayasa'nın öngördüğü gereklerden başka herhangi bir dış etki altında kalmadan, yansız tutumla, özgürce karar verebilmesidir.

Öte yandan hukuk devletinin tam olarak tesisi için yargının kurumsal bağımsızlığı ve tarafsızlığı tek başına yeterli değildir. Bunun yanında yargı yetkisini kullanan hâkimin de bizatihi erdemli olması gerekir.

Bu bağlamda düşünce tarihinin önemli isimlerinden İbn Rüşd’ün hâkimin erdemli olması gerektiğine dair asırlar önce söyledikleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Aslında kendisi de bir hekim ve hâkim olan İbn Rüşd, Platon’un “Devlet” adlı eserini yorumlarken ideal toplumda hekimlere ve hâkimlere ihtiyaç olmadığını, lakin sağlıksız beslenme ve insanlar arasında sevgi ve dostluğun olmaması nedeniyle onlara ihtiyaç duyulduğunu söyler.

İbn Rüşd’e göre hâkimde bulunması gereken özelliklerin başında nefsine kötülüğün karışmamış olması, başka bir ifadeyle iyi ahlaklı, erdemli olması gelir. Hekimin hastalığı tedavi ettiği kişiye zarar vermez. Hâlbuki ahlakı kötü olan bir hâkim âdil olamaz. Zira böyle bir hâkim ne erdemi ne de erdemin cevherini bilir. Buna karşılık erdemli bir hâkim hem kendi özünü bilir hem de edindiği tecrübeyle iyiyi ve kötüyü ayırt edebilir.

Sonuç olarak bağımsız ve tarafsız yargının olmadığı yerde hukuk devleti de yoktur. Hiç kuşkusuz hukuk devleti, jüristokrasi yani “hâkimler devleti” anlamına da gelmemektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Daha önce ifade edildiği gibi anayasal demokrasilerin asli amacı temel hak ve hürriyetlerin etkili bir şekilde korunmasıdır. Ülkemizde 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları inceleme görevi verilmesiyle bu amacın gerçekleşmesi için yeni ve önemli bir adım atılmıştır. Anayasa Mahkemesinin kendisine verilen bu görev çerçevesinde temel hak ve hürriyetlerin korunmasına yaptığı katkıyı nicelik ve niteliksel olarak ortaya koymak gerekir.

İstatistiklere baktığımızda, bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana yapılan toplam bireysel başvuru sayısının 59.833 olduğunu görüyoruz. Bu başvuruların 37.536’sı yani %63’ü Mahkememiz tarafından sonuçlandırılmış, 22.297’sinin incelemeleri ise devam etmektedir.

Şunu da memnuniyetle ifade etmem gerekir ki gelen başvuruları sonuçlandırma oranı her geçen yıl artmaktadır. Bu oran 2013 yılında %50 iken 2014 yılında %53’e, 2015 yılında ise %77’ye yükselmiştir. Buna göre başvuruları sonuçlandırma kapasitesi 2015 yılında bir önceki yıla göre yaklaşık %50 artış göstermiştir. Bu durum bireysel başvuru sisteminin yönetilebilir ve sürdürülebilir hâle getirildiğini göstermektedir. Bu gelişmenin sağlanmasında Mahkememiz tarafından bireysel başvuru sisteminin işleyişine yönelik son bir yılda alınan tedbirlerin katkısı büyüktür.

Bireysel başvuruda bugüne kadar toplam 1.215 hak ihlali kararı verilmiştir. İhlal kararlarının yaklaşık olarak %73’ü adil yargılanma hakkına, %6’sı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına, %4’ü mülkiyet hakkına, %3’ü yaşam hakkına, %3’ü ifade özgürlüğüne, %11’i ise diğer hak ve hürriyetlere ilişkindir.

Adil yargılanma hakkı ihlallerinin %75’inin makul sürede yargılanma hakkının ihlaline ilişkin olduğunu ifade etmek isterim. Bu ihlallerin %55’inde 5 ila 10 yıl, %19’unda 10 ila 15 yıl, %16’sında ise 20 yılın üzerinde yargılama süreleri söz konusudur.

Esasen yargılama sürelerinin uzunluğu genel ve yapısal bir sorundur. Makul sürede yargılanma hakkına ilişkin ilkeler gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gerek Anayasa Mahkemesi tarafından ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda yapılan başvurular belirlenen ilkeler doğrultusunda sonuçlandırılmakta, ihlal kararı verildiğinde bunun doğal sonucu olarak belirli miktarda tazminata hükmedilmektedir.

Bu çerçevede yargılama sürelerinin uzunluğuna ilişkin incelemeler Anayasa Mahkemesi bakımından yerleşik bir uygulama hâline gelmiştir. Dahası uzun yargılama sürelerine ilişkin şikayetlerin belirli bir tarihe kadar yapılmış olanları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından incelenmemekte ve bu başvurular 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Kanun’la Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Komisyon tarafından tazminat ödenmek suretiyle sonuçlandırılmaktadır.

Bilindiği üzere yargılamaların uzamasının belki de en önemli nedeni ağır iş yüküdür. Bu sorunu çözmek için atılan adımları olumlu karşıladığımızı ifade etmek isterim. Bu anlamda yakın zamanda faaliyete geçecek istinaf mahkemelerinin, davaların makul sürede sonuçlandırılmasına katkı yapmasını umuyoruz. Ayrıca dava dışı alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin benimsenmesinin ve mevcut olanların geliştirilerek uygulamada daha etkili hâle getirilmesinin bu yapısal sorunun çözümünde yararlı olacağına dair düşüncemi paylaşmak isterim.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Değerli Konuklar,

Bireysel başvurunun toplumsal hayatımıza ve hukuk sistemimize yönelik olarak biri pratik, diğerleri dönüştürücü olmak üzere üç önemli etkisinden bahsedilebilir.

Bireysel başvurunun pratik etkisi ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuruların sayısında önemli bir azalmaya neden olmasıdır. 2010 Anayasa değişikliğinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bireysel başvurunun hukuk düzenimize dâhil edilmesinin amaçlarından biri temel haklara ilişkin sorunların iç hukukta çözüme kavuşturulmasıdır. İstatistikler bize bu pratik hedefe önemli ölçüde ulaşıldığını göstermektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Türkiye aleyhine yapılan ve yargısal bir organa sevk edilen yıllık başvuru sayısı 2012’de yaklaşık 9.000 iken 2015’te bu sayı 2.208’e düşmüştür.

Bu istatistiklerden anlaşılacağı üzere bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular önemli ölçüde azalmıştır. Öte yandan şu ana kadar Mahkememizce 37.536 başvurunun sonuçlandırıldığı dikkate alındığında bu başvuruların son derece sınırlı bir bölümünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındığı anlaşılmaktadır. Nitekim Strasbourg Mahkemesi, birçok örnekte görüldüğü üzere, Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmadan doğrudan kendisine yapılan başvuruları iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez bulmaktadır.

Bireysel başvurunun dönüştürücü ilk etkisi, Anayasa Mahkemesinde paradigma değişiminin itici gücü ve temel aracı olmasıdır. Bu paradigma, insanı ve onun hak ve hürriyetlerini önceleyen bir yaklaşımı ifade etmektedir. Doğası gereği “hak eksenli” yaklaşımı zorunlu kılan bireysel başvuru, Mahkemenin norm denetimini de etkileyerek bu alanda da hak ve özgürlüklere öncelik veren bir yaklaşımın benimsenmesini sağlamıştır.

Bireysel başvurunun bir diğer dönüştürücü etkisi ise bireylerin başvuru yollarını tükettikten sonra anayasa yargısına doğrudan erişiminin sağlanmış olmasıdır. Bireysel başvuru, norm denetimini tamamlayan bir anayasallık denetimine fırsat vermektedir. Norm denetiminde kuralın soyut olarak Anayasa’ya uygunluğu incelenirken bireysel başvuruda kamu makamlarının uygulamalarının Anayasa’ya uygunluğu denetlenmektedir.

Bunun bir sonucu olarak Anayasa Mahkemesi toplumsallaşmaya başlamış, başka bir ifadeyle topluma ve insanların günlük hayatına temas eden bir kurum hâline gelmiştir. Bireysel başvuru daha çok tanınmış kişilerin başvuruları nedeniyle kamuoyunda gündeme gelmekle birlikte Mahkememiz, günlük hayatta herkesin karşılaşabileceği sorunlara ilişkin olarak adı duyulmamış binlerce kişinin başvurularını incelemiş ve bunların bir kısmında ihlal tespit etmiştir. Bu kapsamda kadastro davası uzun sürenlerden, arazisine kamulaştırmasız el atılanlara, yanlış tedavi nedeniyle sakat kalanlardan, trafik kazasında yakınlarını kaybedenlere kadar binlerce insanımız başvuru yollarını tükettikten sonra Anayasa Mahkemesine başvurmaktadırlar.

Örneğin bir başvuruda başvurucunun eşi, içinde bulunduğu ticari taksiye başka bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetmiştir. Araç sürücüsünün ehliyetine alkollü araç kullandığı için daha önce el konulduğu, kaza sırasında da alkollü olduğu, hız limitinin çok üzerinde seyrederek ve kırmızı ışık ihlali yaparak kazaya neden olduğu anlaşılmıştır. Kazaya sebebiyet verenler hakkında açılan ceza davası 8 yıl 1 aylık süre sonunda zamanaşımından düşmüştür.

Anayasa Mahkemesi, davanın zamanaşımından düşmesinin ölenin eşi olan başvurucunun ve genel olarak toplumun hukukun üstünlüğüne olan inancını sarsacağına, hukuka aykırı davranışlara hoşgörü gösterildiği ve kayıtsız kalındığı izlenimi yaratabileceğine dikkat çekmiştir. Haksız biçimde yaşama son verdiği iddia edilen eylemin cezasız kalması nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Başvuruların çok büyük kısmı, günlük hayatta hepimizin karşılaşabileceği bu ve benzeri sorunlara ilişkin olmakla birlikte, bunlar dışında toplumun kronikleşmiş ve bir açıdan siyasallaşmış sorunlarının da bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesinin önüne taşındığını görmekteyiz. Mahkeme, ülke gündemini uzun süre meşgul eden başörtüsü, evli kadının soyadı, usulsüz telefon dinlemeleri ve telefon dinlemelerinin basına sızdırılması, gizli tanıklık, yargılamalarda dijital verilerin delil olarak kullanımı, internet haberciliği gibi pek çok konuda kararlar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi bütün bu başvurularda başvurucuların dini, siyasi veya ideolojik kimliğine bakmadan, “hak eksenli” bir yaklaşımla anayasal hakların ihlal edildiği iddialarını incelemiştir. Anayasa Mahkemesinin paradigma değişiminin ve “hak eksenli” yaklaşımının tipik örneklerinden birini başörtüsüne ilişkin bireysel başvuru kararında görmek mümkündür.

Bir avukat olan başvurucu, duruşmaya günlük yaşamında olduğu gibi başörtülü olarak girmek istemiş; hâkimin, Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin başörtüsüyle ilgili kararlarına atıf yaparak buna izin vermemesi üzerine, bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi, bu başvuruya ilişkin kararında daha önce kamuoyunda “4+4+4” olarak bilinen Kanun’un anayasallık denetiminde ortaya koyduğu dinin toplumsal ve kamusal alandaki görünürlüğüne imkân tanıyan “özgürlükçü” laiklik anlayışını hatırlatmıştır. Kararda “toplumda farklı dinlerin, inançların ya da inançsızlıkların bulunduğu” gerçeğinden hareketle devletin toplumsal çeşitliliği koruyarak bireylerin inançlarıyla birlikte bir arada yaşayabilecekleri bir siyasal ve hukuksal düzeni inşa etmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Anayasa Mahkemesi, avukatın başörtülü olarak duruşmaya katılmasının engellenmesine yönelik uygulamanın din ve vicdan özgürlüğü ile ayrımcılık yasağını ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa Mahkemesinin kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bazı davalara ilişkin bireysel başvurularda da önemli kararlar verdiği bilinmektedir. Bu bağlamda tutuklu milletvekillerinin başvurularında makul süreyi aşan tutukluluk nedeniyle hem kişi özgürlüğünün hem de seçilme hakkının ihlal edildiğine hükmedilmiştir. Aynı şekilde emekli bir Genelkurmay Başkanı hakkında verilen mahkûmiyet kararının gerekçesinin uzun süre açıklanmaması nedeniyle özgürlükten yoksun bırakılmaya etkili bir şekilde itiraz etme hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Mahkememiz, kamuoyunun yakından takip ettiği ve çok sayıda Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun yargılandığı davalarda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Diğer yandan Anayasa Mahkemesi, ifade özgürlüğü konusunda da önemli kararlar vermiştir. Bu kararlarda ifade özgürlüğünün demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsuru olduğu vurgulanarak bu özgürlüğün çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğu belirtilmiştir. Mahkeme ifade özgürlüğünün sadece kabul edilebilen düşünceler için değil, başkalarınca “rahatsız edici” görülen görüş ve düşünceler bakımından da geçerli olduğuna işaret etmiştir.

Bununla birlikte ifade özgürlüğünün mutlak olmadığı, Anayasa’da öngörülen sebeplerle sınırlandırılabileceği ancak Anayasa’nın 13. maddesi gereğince bu sınırlamaların özgürlüğün özüne dokunmaması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması gerektiği de kararlarda belirtilmektedir.

Tam da bu noktada ülkemizin yıllardır mücadele ettiği terör ile ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye kısaca değinmek istiyorum. Geçen yıl yüzden fazla insanımızı kaybettiğimiz Ankara tren garındaki terör saldırısından üç gün sonra Avrupa Konseyi tarafından Strasbourg’ta düzenlenen ifade özgürlüğüyle ilgili konferansa katılmıştım. Konferansın açılışında yaptığım konuşmada ölümle ifade özgürlüğü arasında bağlantı kuran Fransız düşünür Lyotard’a atıfla insanları karanlık bir sessizliğe mahkûm eden terörün sadece yaşama hakkını değil, aynı zamanda onların en önemli ayırt edici özellikleri olan kendini ifade etme, konuşma ve topluma seslenme özgürlüklerini de ortadan kaldırdığını söylemiştim.

İfade özgürlüğü, demokrasilerde en yakıcı sorunları bile serbestçe tartışma ve çözüm önerilerini savunma imkânı sunmaktadır. Bunun ön şartı ise terörü, şiddeti ve şiddet dilini reddetmektir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı gibi teröre ve şiddete teşvik eden ifadeler, ifade özgürlüğünün koruması altında değildir. Zira terörün ve şiddetin başladığı yerde sözün hükmü kalmaz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, verdiği kararlarla en başta bahsettiğimiz adalet, hukukun üstünlüğü, temel hak ve hürriyetler gibi değerlerin gerçekleşmesine katkı yapmaktadır. Bu kararların, bireylerin adalet duygularını tatmin etmek suretiyle onların devlete ve hukuka olan güvenlerini de artırdığına inanıyoruz.

Bu nedenle bireysel başvurunun hukuk sistemimiz açısından önemli bir kurum ve kazanım olduğu söylenebilir. Türkiye’de uygulanan bireysel başvuru sisteminin, diğer ülkeler bakımından da dikkate alınması gereken, başarılı ve iyi uygulama örnekleri arasında gösterildiği de bilinmektedir.

Hiç kuşkusuz bu başarıda öncelikli pay, bireysel başvuruyu hukuk sistemimize kazandıran anayasa koyucuya, başka bir ifadeyle Türkiye Büyük Millet Meclisine ve egemenliğin sahibi olan milletimize aittir. Bu vesileyle bireysel başvurunun ihdasında ve başarılı bir şekilde uygulanmasında emeği geçen herkese, tüm kurum ve kuruluşlara şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca fedakarca çalışan başkanvekillerimize, üyelerimize, raportör ve raportör yardımcılarımıza ve tüm personelimize teşekkür ediyorum.

Bu vesileyle geçen yıl aramızdan ayrılan emekli başkanlarımızdan Hasan Semih Özmert’e, üyelerimizden M. Yılmaz Aliefendioğlu ve Hüseyin Karamüstantikoğlu’na Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum. Ayrıca tüm şehitlerimize ve başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere aramızdan ayrılan gazilerimize de Allah’tan rahmet diliyorum.

Son olarak bugün öğleden sonra başlayacak sempozyuma katkı yapacak olan, yurt içinden ve yurtdışından tüm katılımcılara şimdiden teşekkür ediyorum. Sempozyumda sunulacak olan bildirilerin ve yapılacak tartışmaların bireysel başvurunun daha iyi anlaşılmasına ve uygulanmasına önemli katkılar yapacağına olan inancımı ifade etmek isterim.

Bu arada özellikle yurtdışından gelen değerli meslektaşlarımıza ve misafirlerimize hoş geldiniz diyor, kuruluş yıldönümünde aramızda oldukları için kendilerine teşekkür ediyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,
Değerli Konuklar,

Konuşmama burada son verirken teşriflerinizden dolayı şükranlarımı sunuyor, sağlıklı ve huzurlu günler diliyorum.

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

“BİREYSEL BAŞVURU SİSTEMİNİN DESTEKLENMESİ ORTAK PROJESİ” AÇILIŞ KONFERANSI

(Ankara, 1/03/2016)

Değerli konuklar,

Sizleri en içten duygularımla selamlıyorum. “Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi” ortak projesinin açılış konferansında birlikte olmaktan ve size hitap etmekten büyük bir mutluluk duyuyorum.

Bilindiği gibi, kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi'nin üzerine bina edildiği üç temel değer; demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarıdır. Bu anlamda Konsey üyesi ülkelerin benimsedikleri siyasi modeli, insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti olarak formüle edebiliriz.

Türkiye'nin yaklaşık 150 yıllık anayasacılık tecrübesinin yönü ve yolu bu modelin benimsenmesine ve pekiştirilmesine yöneliktir. Nitekim bugün Anayasamızın 2. maddesinde insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararlarından da hareketle, demokratik hukuk devleti; halkın yönetimin öznesi olduğu, siyasi iktidarın temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla sınırlandığı, hukuk kurallarının yönetilenler kadar yönetenleri de bağladığı devlet olarak tanımlanabilir.

Demokratik hukuk devletini yaşatan; adalet, özgürlük, eşitlik, hoşgörü, çoğulculuk gibi değerler manzumesidir. Bu değerler manzumesinin oluşturduğu siyasi yapının biçimi ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir. Ancak bu değerlerin özü evrenseldir. Başka bir ifadeyle söz konusu değerlerin gelişmesine ve kökleşmesine tüm medeniyetler katkı yapmıştır. Bu nedenle, sözgelimi adalet anlayışı hiçbir kültürün ya da coğrafyanın tekelinde değildir. Bunlar Doğu'da ve Batı'da tarihsel süreç içinde oluşan düşünce ve tecrübenin şu ya da bu ölçüde katkı yaptığı ortak değerlerdir.

Bu değerlerin köklerini Sophocles'in Antigone'unda da bulabilirsiniz, Mevlana'nın Mesnevi’sinde de. Spinoza'nın Etika’sında da bulabilirsiniz, Kınalızade Ali Efendi’nin Ahlak-ı Ala’i’sinde de.

1. “Öteki”nin Hakları

İnsan haklarına dayanan demokratik hukuk devletinin en önemli amacı, farklılıkların birarada yaşatılmasıdır. Bunun da ön şartı bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, aynı dili konuşmadığımız kişilerle, kısacası "ötekiler" ile sağlıklı bir ilişki kurabilmek ve birlikte yaşayabilmektir. Avrupa siyasi ve sosyal kültürünün en temel sorunu "öteki" ile ontolojik ilişkisinin sağlıklı bir zemine oturtulup sürdürülmesidir.

Kuşkusuz, insan haklarının evrenselliği, bu hakların sadece bizim gibi olanlar için değil farklı olanlar için de geçerli olduğunu kabul etmeyi zorunlu kılmaktadır. Ancak bunu gerçekleştirmek her zaman kolay değildir. Özellikle savaş ve terör olaylarının sebep olduğu olağanüstü durumlarda "öteki"nin haklarını savunmada Avrupa olarak iyi bir sınav verdiğimiz söylenemez.

Ünlü filozof Kant, 1795 yılında kaleme aldığı "Ebedi Barış" adlı makalesinde "misafirperverlik hakkı"ndan bahseder. Buna göre, bir yabancı kendi toprağından başka bir yere gittiğinde düşman muamelesi görmeme hakkına sahiptir. Dolayısıyla bir şekilde sınırlarımızdan içeri giren yabancılara, bir hayırseverlik gereği değil, onların haklarına saygı gereği düşmanca davranmama yükümlülüğümüz vardır.

Kant'ın "misafirperverlik hakkı", bugün özellikle mülteciler için geçerlidir. Türkiye, üç milyona yaklaşan mültecilere kapısını ve yüreğini açarak, aslında "öteki"nin "misafirperverlik hakkı"nın korunmasına pahabiçilmez bir katkı yapmaktadır.

Buna karşılık maalesef Avrupa'da birçok ülkede bu mülteciler sınırlardan içeri girmemesi gereken "virüs" muamelesi görüyor. Kimi yerde bu kişilerin paralarına el konuluyor, kimi yerde kontrol amaçlı bileklik takılıyor, kimi yerde de sadece belli bir dine mensup olanlar kabul ediliyor. Dahası, sınırları geçmek isteyenlerin vurulması gerektiğini söyleyenler bile çıkıyor.

Diğer yandan da, mültecilerin Batı'ya doğru umut yolculuğu trajedilere dönüşüyor. Kıyılara sık sık çocuk cesetleri vuruyor. Aslında kıyıya vuran, "öteki"nin yüzüne yansıyan insanlığın cesetleridir. Kıyıya vuran bu cesetler, "kalbi sökülmüş bir çağ"ın görüntüleridir. Bu bir "vicdan tutulması"dır.

Tüm bu olgular ve görüntüler, yabancıya yani bizim gibi olmayan ötekine şaşı bakışın ürünüdür. Farklı olandan korkan, onu sınırlara yaklaştırılmaması gereken tehlike olarak gören bir anlayış, insan odaklı ve çoğulcu bir medeniyetin taşıyıcısı olamaz.

Bu toprakların ruh köklerini oluşturan Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaşi Veli gibi düşünürler, insanı merkeze alan, hoşgörüyü ve sevgiyi topluma hakim kılmaya çalışan mesajlarıyla birlikte yaşama kültürüne eşsiz katkılarda bulunmuşlardır.

Farklılıkların birlikte yaşamasının ve yaşatılmasının güzel örneklerini, tevarüs ettiğimiz Osmanlı sosyal ve siyasi tecrübesinde de bulabiliriz. Dahası bugün açılışını yaptığımız projenin de konusunu oluşturan bireysel başvuru kurumunun da köklerinin, Almanya ve İspanya gibi birçok Avrupa ülkesinin yanında, Osmanlı Devletinde yıllarca uygulanan bireysel arz-ı hallerde somutlaşan şikayet hakkında bulmak mümkündür.

Değerli tarihçimiz Halil İnalcık Hoca’nın verdiği bilgiye göre, Osmanlı'da idarenin yanlış işleminden, bir mahkeme kararını tanımamadan, borcun ödenmemesinden ya da daha genel olarak kanuna aykırı davranışlardan dolayı zarar görenler, Devlet Başkanına şikayette bulunabilmekteydiler. Zarar gören bir şahıs, grup ya da vakıf gibi kurumlar, uğradıkları zararları telafi etmek maksadıyla "arz" veya "arz-ı hal" gönderebilmekteydi. Bu şikayetler üzerine haksızlığı gidermeye yönelik padişahın verdiği hükümler, "Şikâyât defterleri"ne kayıt edilmekte ve şikayetçiye iletilmekteydi.

Elbette kavramlar ve kurumlar tarihsel süreçte ve farklı coğrafyalarda farklı biçimler kazanır. Modern ulus devlet çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Ancak bugün geldiğimiz noktada savunduğumuz adalet, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, çoğulculuk, hoşgörü gibi değerler ortak değerlerimizdir. Bu değerleri korumak, düşünsel ve pratik katkılarla gelecek kuşaklara taşımak da hepimizin ortak sorumluluğudur.

2. Bireysel Başvuruda Mevcut Durum

Değerli konuklar,

Bu çerçevede Türkiye’de bireysel başvurunun kabul edilmesi, insan haklarına dayanan demokratik hukuk devletinin gelişmesi, bilhassa temel haklar standardının yükseltilmesi bakımından çok önemli bir adımdır. Hemen belirtelim ki, bireysel başvuruyu getiren 2010 anayasa değişikliği temel hakların koruma alanını ve enstrümanlarını genişleten bir dizi değişikliğin devamı niteliğindedir. Bu bağlamda özellikle 2001 ve 2004 değişikliklerini zikretmek gerekir. 2001 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları ışığında temel haklara ve hürriyetlere ilişkin anayasal hükümler köklü değişikliklere uğramıştır.

2004 değişikliğiyle Anayasa’nın 90. maddesine bir cümle eklenerek temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerle kanunlar çatıştığında birincisinin esas alınacağına dair radikal bir adım atılmıştır. Böylece insan hakları hukukunun üstünlüğü kabul edilmiştir.

2010 yılında Anayasa’nın 148. maddesine bir fıkra eklenmek suretiyle herkesin “Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine” başvurmasının yolu açılmıştır.

Bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bugüne Mahkememize toplam 56.194 başvuru yapılmıştır. Bu başvurulardan 33.521’i sonuçlandırılmış, 22.673’ü de derdest durumdadır.

Bireysel başvuruda 2015 yılının oldukça verimli ve başarılı geçtiğini memnuniyetle ifade etmek isterim. Mahkememizin 2015 yılında sonuçlandırdığı başvuruların sayısı, bir önceki yıla oranla % 50 oranında artış göstermiştir. Esasen bireysel başvurunun başladığı günden bu yana sonuçlandırılan toplam 33.521 başvurunun 15.753’ü, bir başka ifadeyle % 47’si 2015 yılında sonuçlandırılmıştır. 2015 yılında sonuçlandırılan dosya sayısı dikkate alındığında gelen başvuruları karşılayabilme potansiyelinin %77 olduğunu, bu oranın 2014’te %53, 2013’te %50 olarak gerçekleştiğini belirtmek gerekir.

Bugün itibariyle toplam 1042 hak ihlali kararı verilmiştir. İhlal kararlarının 757’si (% 72.6) adil yargılanma hakkına; 77’si (% 7.4) kişi hürriyeti ve güvenliğine; 38’i (% 3.6) mülkiyet hakkına; 31’i (%. 3) ifade özgürlüğüne; 30’u (% 2.9) sendika hakkına; 24’ü (% 2.3) yaşama hakkına; 23’ü (% 2.2) işkence ve kötü muamele yasağına ilişkindir.

Sonuçlandırılan başvuru sayısındaki artışa bağlı olarak, 2015 yılında verilen ihlal kararlarının sayısında ve çeşitliliğinde de ciddi bir artış olmuştur. Mahkememizin şu ana kadar verdiği 1042 hak ihlali kararından 543’ü 2015 yılında verilmiştir. 2013 yılında 27 olan hak ihlali kararlarının sayısı, 2014’te 377’ye 2015’te 543’e çıkmıştır. Bunun yanında, haberleşme özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı konusunda ilk kez 2015 yılında ihlal kararı verilmiştir.

Bu performans artışının arkasında, raportörler arasında “temel haklar esaslı işbölümü”nün yapılması, bireysel başvurudaki tüm birimlerin UYAP ortamında çalışmasının sağlanması, çalışma kılavuzlarının hazırlanması ve filtraj biriminin faaliyete geçirilerek etkinliğinin artırılması gibi önemli yapısal adımlar vardır. Elbette herşeyin ötesinde üyelerimiz, başraportörlerimiz, raportörlerimiz ve raportör yardımcılarımızın özverili çalışmaları sayesinde bu başarı yakalanmıştır. Bu vesileyle kendilerine ve Mahkememizin tüm personeline teşekkür ediyorum.

Bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesinde paradigma değişiminin en önemli aracı olmuştur. Mahkeme hak-eksenli paradigmayı benimseyerek, bireyin hak ve özgürlüklerinin en önemli güvencesi haline gelmiştir.

Bireysel başvurudaki başarı ve paradigma değişimi, Türkiye’nin insan hakları standardının yükseltilmesine ciddi katkı yapmıştır. 12 Eylül 2010 tarihinde halkoylamasıyla kabul edilen anayasa değişikliğinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bireysel başvurunun hukuk düzenimize dâhil edilmesinin en önemli gerekçelerinden biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapılmadan sorunların iç hukukta çözüme kavuşturulmasıdır. İstatistikler bize bu amaca önemli ölçüde ulaşıldığını göstermektedir. Şöyle ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye aleyhine yapılan ve yargısal bir organa sevk edilen başvuru sayısı, 2012 yılında 8.986, 2013 yılında 3.505, 2014 yılında 1.584 ve 2015 yılında 2.208 olmuştur.

Görüldüğü üzere bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular hızla düşüşe geçmiştir. Öte yandan şu ana kadar 33.521 başvuruyu sonuçlandırmış olduğumuz dikkate alındığında bu başvuruların son derece sınırlı bir bölümünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındığı anlaşılmaktadır.

3. Bireysel Başvuru Kararlarının Niteliği

Değerli konuklar,

Bireysel başvurunun başlangıcından itibaren bazı yanlış anlaşılmalar olmuştur. Esasen Türkiye için yeni olan bu kurumun zamanla daha iyi anlaşılacağı ve uygulanacağı söylenebilir. Bu amaçla bireysel başvurunun ne olduğuna ve olmadığına dair bazı temel hususlara değinmek istiyorum.

Kararlarımızda sıklıkla vurgulandığı üzere, bireysel başvuruda asıl olan hak ve özgürlüklere kamu otoritelerince saygı gösterilmesi ve olası bir ihlal durumunda bunun olağan idari ve/veya yargısal yollarla giderilmesidir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin olağan kanun yollarında giderilememesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir kanun yoludur.

Bireysel başvuru, diğer yargı makamlarınca verilen kararların her açıdan yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulduğu ve her türlü bireysel mağduriyetin giderimine imkân sağlayan bir hak arama yolu değildir.

Bireysel başvuru yolunun kanun yollarından sonra yeni ve “süper” bir temyiz imkânı sunmadığının herkes tarafından anlaşılması gerekmektedir. Bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi, esasen hak ihlallerinin öncelikle ve özellikle derece mahkemeleri önünde giderilmesini gerektirmektedir.

Bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi hak ihlalinin olup olmadığını tespit ediyor. Biz ihlal tespit ettiğimizde ihlalin nasıl giderileceğini de kararda belirtiyoruz. Ancak, defalarca vurguladığımız üzere, bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi bir temyiz mercii olarak görev yapmıyor. Bozma ya da onama gibi bir karar vermediği gibi, derece mahkemelerinin yerine geçerek de bir karar vermiyor.

Sözgelimi, Anayasa Mahkemesi tutuklamaya ilişkin bir kararın başvurucunun bazı anayasal haklarının ihlaline yol açtığını tespit ettiğinde, bu durum başvurucunun itham edildiği suçu işleyip işlemediğine dair bir karar verildiği anlamına gelmiyor. Zira başvurucunun fiillerinin suç oluşturup oluşturmadığı bireysel başvuruyu karara bağlayan Anayasa Mahkemesinin değil, yargılamayı yürüten derece mahkemelerinin görevidir.

Diğer yandan, kamuoyunda başvuruların görüşülme sırasına yönelik bazı tartışmaların yapıldığı bilinmektedir. Bireysel başvuruyu kabul eden tüm mahkemeler gibi Anayasa Mahkememizin de bir önceliklendirme politikası vardır. Bu politika, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve diğer mahkemelerin uygulamaları dikkate alınarak bir ilkeler manzumesi olarak Mahkememiz Genel Kurulunca kabul edilmiştir. Buna göre başvuruları kural olarak başvuru tarihine göre ele alıyoruz. Şu anda 2013 yılında yapılan başvuruları sonuçlandırmaya çalışıyoruz. Bunun yanında, tutukluluk gibi konulara ilişkin bazı hak ve özgürlüklere yönelik başvuruları da öncelikli olarak görüşüyoruz.

Türkiye'de bireysel başvuruyu etkili ve başarılı kılan önemli unsurlardan biri, kararların geciktirilmeksizin yerine getirilmesidir. Esasen Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'nın ve Kanunların kendisine verdiği yetkileri kullanarak verdiği kararlar, herkesi ve her kurumu bağlamaktadır. Nitekim, Anayasa'nın 153. maddesinde açıkça "Anayasa Mahkemesi kararları... yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar." denilmektedir.

Değerli konuklar,

Son tartışmalardan bağımsız olarak, Anayasa Mahkemesi kararlarına yönelik tepkiler konusunda ilkesel düzeyde bazı hususları hatırlatmak istiyorum.

Alexis de Tocqueville, yaklaşık 200 yıl önce “Amerika’da hiçbir siyasi mesele yoktur ki er ya da geç yargısal bir meseleye dönüşmesin.” demişti. Benzer tespiti bireysel başvurudan sonra Türkiye için de yapabiliriz. Türkiye’de tartışılan hemen her siyasi mesele, er ya da geç yargısal bir meseleye dönüşmekte ve bir şekilde bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesinin önüne gelmektedir.

Bu kararlardan bazıları, oldukça yoğun tartışmalara neden olmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, yargıçlar kutsal varlıklar değildir. Bu nedenle mahkeme kararları eleştirilebilir. Dahası eleştirilmelidir de. Aksi takdirde hukuk donar, dogmatik bir hal alır. Biz de kararlarımıza yönelik her türlü eleştiriye saygı duyuyoruz. Ancak eleştirinin ötesinde tamamen hayali diyaloglar üreterek, Mahkememizi talimatla karar veriyormuş gibi gösteren, şahsıma ve üyelerimize yönelik tamamen yalan ve iftira niteliğindeki haber ve yorumları da kınıyor ve reddediyorum.

Verdiğimiz kararları doğal olarak bazıları beğeniyor, bazıları da beğenmiyor. Dahası bugün alkışlayanlar yarın lanetleyebiliyor. Hatta bazen aynı kişiler verilen kararlardan bir kısmını alkışlıyor, ancak aradan bir gün geçmeden aynı hakimlerin verdiği kimi kararlar için de "skandal" diyebiliyor.

Kısaca, Ankara’daki varlığımızı hatırlayanlar kararlara göre değişebiliyor. Şu kadarını ifade edeyim ki, verdiğimiz kararlara göre varlığımızı hatırlayanlar değişse de, biz hep buradaydık ve olmaya devam edeceğiz…

Bilinsin ki, kınayanın kınaması da övenin övgüsü de Anayasa Mahkemesini etkilemez. Ne övgüler ne de tamamen yalan ve uydurma haberler yoluyla yapılan karalama faaliyetleri, üyelerimizin Anayasaya kanunlara ve vicdanlarına göre hareket etme kararlılığını değiştirmeyecektir.

Biz işimizi yapıyoruz. Bireysel başvuruda başvurucunun kimliğine de bakmıyoruz. Bağımsız ve tarafsız bir yargı organı olarak kimsenin yanında ya da karşısında değiliz. Hukukun ve adaletin yanında, haksızlığın ve hukuksuzluğun karşısındayız. Bizim şiarımız "herkes için hukuk ve adalet"tir.

Değerli konuklar,

Son olarak belirtmem gerekir ki, bireysel başvuru, anayasal hak ve özgürlüklerin korunmasında ve standardının yükseltilmesinde önemli bir işlev görmektedir. Bireysel başvurunun bu başarısı, sadece Anayasa Mahkemesine değil, aynı zamanda bireysel başvuruda oluşturulan içtihatların yaygınlaşmasına ve yerleşmesine katkıda bulunan tüm yargı kurumlarına, bireysel başvuruyu hukuk düzenimize dâhil eden yasama organına ve son tahlilde egemenliğin kaynağı olan milletimize aittir. Bu nedenle, bireysel başvuru kurumuna hepimizin sahip çıkması gerekir.

Bu vesileyle, bireysel başvurunun başarısına katkı yapan herkese ve her kuruma bir kez daha Mahkememiz adına şükranlarımı sunuyorum. Türkiye'de bireysel başvurunun gelişmesine katkı yapacağına inandığım bu projenin hazırlanmasında, desteklenmesinde ve uygulanmasında katkı sağlayan ve sağlayacak olan tüm şahıs, kurum ve kuruluşlara, paydaş kurumlara, uzmanlara ve çalışma arkadaşlarıma şimdiden teşekkür ediyorum.

Sabırla dinlediğiniz için şükranlarımı sunuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

İfade Özgürlüğü, Demokrasi ve Zorluklar*

Saygıdeğer katılımcılar,

Hanımefendiler ve beyefendiler,

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Sn. Jagland’a beni bu konferansa davet etme nezaketinde bulundukları ve bu seçkin kitleye hitap etme fırsatı sundukları için teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Konuşmam iki ana kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, konferansın alt başlığını oluşturan soruya cevap vermeye çalışacağım. Konuşmamın ikinci kısmında ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin(AYM) ifade özgürlüğüne yaklaşımının genel bir incelemesine yer vereceğim.

1. Demokrasinin bir önkoşulu olarak ifade özgürlüğü

İfade özgürlüğünün demokrasi için halen bir ön koşul olup olmadığı sorusuna verilecek müspet cevap, hem araçsal hem de esasa ilişkin gerekçelere işaret etmek durumundadır. İfade özgürlüğü en az üç nedenle demokrasi için halen bir ön koşuldur.

İlk olarak, demokratik bir toplumun gerekleri olan çeşitliliği ve çoğulculuğu sürdürebilmek için ifade özgürlüğüne sahip olmamız gerekir. Milliyet, etnisite, din, ideoloji, yaşam biçimi ve bu gibi başkaca yönlerden çeşitlilik arz eden bir toplumda yaşıyoruz. Çağdaş demokrasi çoğulcu olduğundan ve olması gerektiğinden, farklı ve sıklıkla birbiriyle uyumsuz yaşam biçimlerinin, fikir ve ideolojilerin birlikte yaşayabilmesi gereklidir. İfade özgürlüğü, bu denli çeşitli ve çoğulcu toplum ve siyasetin korunması ve sürdürülebilmesi için etkin bir araçtır.

İfade özgürlüğü kişinin başkalarına seslenme özgürlüğüdür. Bireyler arasında diyalogun bir önkoşulu olan konuşma eylemi, bizleri toplum içinde birbirimize muhatap kılmaktadır. Bu nedenle, kişinin sessizliğe mahkûm edilmesi onu başkalarına seslenmekten mahrum kılmaktadır. Lyotard’a göre, ölüm cezası açık biçimde yanlıştır; çünkü o “konuşanın konuşma topluluğundan dışlanmasını çağrıştırır1.

Bir başka ifadeyle, öldürmek “diğerinin muhataplık rolünü reddetmek2 anlamına gelmektedir.

Lyotard’ın bu görüşü, terörizm için de geçerlilik arz edebilir; zira terörizm, yalnızca yaşam hakkına değil, ifade özgürlüğüne yönelik olarak da ciddi bir tehdittir. Terör, kişileri konuşma topluluğundan ayıran bir şiddet eylemidir.

Üç gün önce, Türkiye terörizmin bu yıkıcı ve elim etkisini bir kez daha tecrübe etmiştir. İki intihar bombacısı Ankara’da en az 97 sivili katletmiştir. Katledilenlerin hiçbir surette diğerlerine seslenme imkânı olmayacak. Katledilenlerin çoğu barış gösterisi hazırlığı içerisindeydi. Terörizm, üzerlerine kara bir sessizlik gibi çöktü. Bu nedenle, terörizmle mücadele ifade özgürlüğünün korunmasının bir ön koşuludur.

İkinci olarak, demokrasi herkesin fikirlerini ifade etmek suretiyle katılabileceği özgür bir kamusal etkileşim ortamı gerektirir. Yasaların yapımı süreci dâhil olmak üzere karar alma sürecine, ancak belli politikalar konusunda görüşlerimizin özgür ifadesi yoluyla katılım sağlayabiliriz. Bu nedenle, ifade özgürlüğü, “demokratik bir yönetim biçiminin işleyişi için vazgeçilmez” 3 bir siyasi değerdir.

Son olarak, ifade özgürlüğü demokratik toplumun gerçekleştirilmesinde yalnızca bir araç olarak değil, kendi içerisinde bir amaç olarak görülmektedir. İfade özgürlüğünün bu esasa ilişkin ya da kurucu gerekçesi, bireylerin ahlaki sorumlulukları ile ilgilidir. Ahlaken sorumlu özneler olarak bireylerin özgürce fikir almaları ve bu fikirleri ifade edebilmeleri gerekmektedir4. Bu nedenle, ifade özgürlüğünün keyfi olarak sınırlandırılması, demokratik toplumun ahlaken sorumluluk taşıyan hür özneleri olarak bireylerin radikal özerkliklerini ihlal edecektir.

İfade özgürlüğüne, düşüncelerimizin iletilebilmesinin yegâne aracı olduğundan da değer veriyoruz. Düşünme eylemi, insan varoluşunun kalbinde yer alır. Descartes’in

Düşünüyorum, öyleyse varım” şeklinde çevrilen Cogito’ su bu varoluşsal kesinliği ifade eder. Descartes’ten çok daha önce, Mevlana Celaleddin Rumi, düşünceyi insanoğlunun özü olarak değerlendirmiştir. Rumi, “insanın düşünceden ibaret olduğunu, geri kalanının ise yalnızca et ve kemik” olduğunu kaydeder. Düşünen ve konuşan varlıklar olarak kendimizi gerçekleştirmek için ifade özgürlüğüne gereksinimimiz vardır. Bu nedenle, söz konusu özgürlüğün reddi, insanoğlunun doğasının ihlali olacaktır.

2. İfade Özgürlüğünün Karşısındaki Üç Güçlük

İfade özgürlüğü, demokrasinin bir önkoşulu olmasına karşın, hiçbir surette mutlak bir özgürlük değildir. İfade özgürlüğü, ancak başkalarının haklarının korunması, ulusal güvenlik ve kamu güvenliği gibi belli gerekçelerle sınırlandırılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün Anayasanın ilgili hükümlerinde ifade edilen belirli sebeplerle sınırlandırılabileceğini öngörmektedir. İfade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları değerlendirirken AYM üç aşamalı bir test uygulamaktadır. İlk olarak Mahkeme, söz konusu müdahalenin kanunla yani Meclisin yapmış olduğu yasa ile öngörülmüş olup olmadığına karar vermektedir. İkinci olarak Mahkeme, özgürlüğün kısıtlanmasında meşru bir amacın varlığını incelemektedir. Üçüncü olarak ise Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına atıfta bulunmak suretiyle demokratik gereklilik testini uygulamaktadır. AYM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel şartlarından birisi olduğunu sürekli olarak vurgulamıştır. Bu nedenle, ifade özgürlüğünü sınırlandırmak için kamu idaresi, böyle bir sınırlandırmayı gerektiren zorunlu bir toplumsal ihtiyacın yani zorlayıcı sebeplerin mevcudiyetini kanıtlamak durumundadır.

Bugünün anayasa mahkemelerinin ifade özgürlüğünün muhakemesinde karşı karşıya bulunduğu üç temel zorluk söz konusudur. Bu zorluklar; (a) mahremiyet ve itibarın korunması, (b) terörizmle mücadele ve (c) İnternetin düzenlenmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

2.1 Mahremiyetin, şeref ve itibarın korunması

Hakaret, iftira, karalama ve nefret söylemi gibi eylemlerin anayasaların özgür ifadeye ilişkin hükümlerince korunmadığı genellikle kabul edilse de bu söylemlere uygulanacak hukuki yaptırımlara yönelik olarak küresel düzeyde herhangi bir fikir birliği yoktur. Örneğin Türk Ceza Kanunu hakaret ve karalama için hapis cezası öngörmektedir ancak davaların birçoğunda hapis cezaları ya ertelenmekte ya da “adli para cezasına” çevrilmektedir.

AYM, bazı kabul edilebilirlik kararlarında hakaretin suç olmaktan çıkarılması yönündeki Parlamenterler Asamblesi kararlarına atıfta bulunmuş ve olağan hukuk yollarının tüketilmediğine dikkat çekmek suretiyle kabul edilemezlik hükmü vermiştir. Buna uygun olarak, hakaret ve karalama suçlarına ilişkin davalarda bireysel başvuru öncesinde medeni hukuk yollarının da tüketilmiş olması gerekir.5

Bununla birlikte, bu husus Yahudi düşmanlığı (antisemitizm) ve İslamofobi gibi “nefret söylemi” davaları için geçerli değildir. Jeremy Waldron’un beliğ ifadesi ile, nefret söyleminin yasaklanması “insanların incitilmesinin önüne geçmekten” ziyade “insan onurunu tecavüzlere karşı korumayı” amaçlar.6 Nefret söyleminin yasaklanmasının siyasi sebebi, demokratik bir toplumda savunmasız bir insan topluluğuna belli ölçüde teminat ve güvence sunmaktır.7

AYM, hakaret ve karalama ile “nefret söylemi” arasında ayrım yapmaktadır. Yakın zamanda görülen bir davada başvurucu “nefret söylemine” maruz kaldığını iddia etmiştir. Mahkeme, insan hakları hukukuna ilişkin çok sayıda uluslararası belgeye atıfta bulunarak “nefret söyleminin” sınırlarını netleştirmeye gayret etmiştir. Mahkeme, “nefret söylemine” ilişkin davalarda başvurucunun ceza yargılaması ile birlikte mevcut medeni hukuk yollarını tüketmiş olmasının gerekmediğini belirtmiştir. Ancak Mahkeme, bu ilkeleri bahse konu başvuruya uyguladıktan sonra, söz konusu ifadelerin başvurucunun görüş ve eylemlerine ilişkin devam etmekte olan bir kamusal tartışmaya ait unsurlar olduğu ve bu nedenle “nefret söylemi” olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmıştır.8

Hiç şüphesiz ifade özgürlüğü büyük ölçüde, özellikle en sert eleştirileri hoşgörüyle karşılaması beklenen kamu gücü kullananların görüş ve düşüncelerini eleştirme konusunda bireylerin özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Mahkemeye göre, siyasi ifade özgürlüğü salt “bütün demokratik sistemlerin temel ilkesi” olduğu için daha fazla korunmayı hak etmektedir.9

Başvurucu hakkında verilen kararın ertelenmesinin, söz konusu müdahaleyi kabul edilebilir ve gerçekleştirilmesi hedeflenen meşru amaçla orantılı kılıp kılmayacağı konusu da Mahkeme tarafından ele alınmıştır. İleride yaptırıma maruz kalabilme ihtimalinin yazarlar üzerinde caydırıcı etki yaratacağını ve böylelikle fikirlerini açıklamaktan veya basın faaliyetlerinde bulunmaktan kaçınacaklarını ifade eden Mahkeme’nin bu soruya cevabı olumsuz olmuştur.10 Mahkeme, başvurucunun ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün “şöhretin korunması” amacıyla sınırlandırılmasının demokratik bir toplumda gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.

Mahkeme, yakın zamanda verdiği kararlarından birinde, özel kişilere nazaran bir büyükşehir belediye başkanı gibi, siyasileri ve kamu görevlilerini içeren kabul edilebilir eleştirinin sınırlarının daha geniş olduğunu bir kez daha vurgulamıştır.11 Söz konusu davada bir radyasyon onkolojisi uzmanı olan başvurucu, Ankara Büyükşehir Belediyesinin sunduğu içme suyunun kalitesini eleştiren bir basın açıklaması yayınlamıştır. Bunun sonrasında büyükşehir belediye başkanına hakaret ettiği için 750 TL para cezasına çarptırılmıştır. İlk derece mahkemesinin kararına göre, içme suyunun kalitesine ilişkin herhangi bir bilimsel kesinlik olmadığı için başvurucunun ifadeleri eleştirinin ötesine geçmiştir.12

AYM, bir kamusal tartışmaya katılmak için bilimsel kesinliğin gerekli görülmesinin söz konusu kamusal tartışmaya katılımı imkânsız hale getireceğini ve bu nedenle açık toplumun gerekleri ile uyumsuz olduğunu belirterek bu gerekçeyi reddetmiştir.13

2.2 Terörizm çağında ifade özgürlüğü

Terörizm sadece yaşam hakkına değil, ifade özgürlüğü de dâhil olmak üzere bütün hak ve özgürlüklere karşı en önemli tehditlerden birisidir. Terörizm, insanlara yalnızca öldürerek değil, demokratik ortamı zehirlemek suretiyle de sessizliği dayatır. Bu nedenle, şiddeti teşvik eden ve öven ifadeler ifade özgürlüğü kapsamı dışında yer alır.

Terörizm; demokratik siyasi düzeni felce uğratmayı ve çoğulcu sivil toplumu zayıflatmayı amaçladığından, temel siyasi değerleri koruyarak terörle mücadele etmemiz gerekir. Avrupa Konseyinin İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Kılavuz İlkelerinde yer alan şu prensibi aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir: “Terörle mücadele ederken insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve gerektiğinde uluslararası insanî hukuka saygı yalnızca mümkün değil, aynı zamanda mutlak surette gereklidir.14

Bu ilkeyi gözeten AYM, oldukça zorlu davalarda dahi ifade özgürlüğünü korumaya çalışmaktadır. Örneğin, bir bireysel başvuru davasında, terör örgütü lideri olan başvurucu, devlet makamlarınca kitabına el konulduğu ve kitabın kısmen imha edildiği gerekçesiyle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini öne sürmüştür. İlk derece mahkemesi kararında bahse konu kitabın kapağında yer alan haritayı, terörist bir örgütün lideri olan yazarın kimliğine ve son olarak kitabın içeriğindeki kimi sayfaları dikkate alarak, kitabın söz konusu terör örgütünün propagandasını yapmak üzere yazıldığını belirtmiştir.15

Türk Anayasa Mahkemesi, el koyma kararının her bir argümanını detaylı olarak ele almıştır. Mahkemeye göre, kitabın kapak sayfası, yazarın kimliği ve şiddeti teşvik gibi görünen bazı sayfaları kitabın bütününden ayrı olarak ele alınamaz. Tam tersine, kitabın mesajı ve amacı bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Her ne kadar kitabın bazı sayfaları toplumun bir kesimi için gerçekten rahatsız edici hatta sarsıcı olsa da, kitabın bütünü “Kürt sorunu” olarak adlandırılan sorunun eleştirel ve tarihi analizi şeklindedir. Kitabın yazar, diğer birçok hususun yanı sıra, “Kürt gerçekliğinin” tanınması ve sorunun silahlı direnişe başvurmadan barışçıl yollarla çözülmesi çağrısı yapmaktadır.

Mahkeme, diğer kitle iletişim araçları ile mukayese edildiğinde, terör örgütünün değişen ideolojisini tarif etmeyi amaçlayan kitabın sınırlı bir grup insana hitap ettiğini belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, kitabın nüshalarının bu yönde herhangi bir yargı kararı olmaksızın ilgili makamlarca imha edildiğine işaret etmiştir. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün önemini vurgulayan Mahkeme, söz konusu kitaba el konulmasının ulusal güvenlik ve kamu düzeninin korunması meşru amaçları ile orantılı olmadığı sonucuna varmıştır. 16

2.3 Internet çağında ifade özgürlüğü

Başvurucunun doğrudan AYM’ye başvuru yaptığı ve oldukça ses getiren Twitter davasında Mahkeme, ilk olarak kabul edilebilirlik konusunu incelemiştir. Bireysel başvuruda bulunmadan önce bütün hukuk yollarının tüketilmiş olması gerektiği Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi Kanununda açıkça ifade edilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, kural olarak bireysel başvuruda bulunulmadan önce bütün mevcut kanun yollarının tamamının tüketilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Ancak Mahkeme bu kanun yollarının etkili ve hak ihlallerini ortadan kaldırabilecek mahiyette olması gerektiği hususunu açıklığa kavuşturmuştur. Ayrıca, muhtemel hak ve özgürlük ihlallerinin önüne geçebilmek için acil eylemin gerekli olduğu olağanüstü koşullarda, diğer kanun yollarının tüketilmesi kriteri gözetilmeksizin de bireysel başvurunun kabul edilebilirliğine hükmedilebileceğini ifade etmiştir.

Mahkeme, idare mahkemelerinin hak ihlalini giderebileceği yönünde makul bir ihtimalin olmadığı gerekçesiyle başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur. Ankara İdare Mahkemesince verilen yürütmeyi durdurma kararına rağmen yetkili makamların Twitter üzerindeki yasağı kaldırmamaları ve bu konuda isteksiz davranmaları, bu kabul edilebilirlik kararının alınmasının temel sebebi olmuştur. Mahkeme, yasağın kaldırılması noktasındaki belirsizliğin milyonlarca insanın ifade özgürlüğünü etkilediğini belirtmiştir.17

Başvurunun esasına ilişkin olarak da Mahkeme, Twitter’a erişimin tümden yasaklanmasın kanunla öngörülmüş bir müdahale olmaması nedeniyle kamu makamlarınca ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme, ilgili kanun maddesinin idare organına (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) herhangi bir yargı kararı olmaksızın Twitter gibi internet sitelerine erişimi tamamen engelleme yetkisi vermediğini açıkça ifade etmiştir. 18

Mahkeme Youtube kararında da hukuki dayanağı olmayan yasağın ifade özgürlüğünün ihlali olduğunu tespit ermiştir. Mahkeme bu davayı incelerken, Strazburg Mahkemesinin Yıldırım v. Türkiye davasındaki kararına atıfla, kanunun kalitesini sorgulamış ve hak ve özgürlükleri sınırlandıran kanunların belirlilik ve öngörülebilirlik kıstaslarını karşılaması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, İnternet Kanununun ilgili hükümlerinin bu koşulları sağlamadığına karar vermiştir.19

Hem Twitter hem de Youtube kararlarında Mahkeme, ifade özgürlüğünün yaygın olarak kullanılan ve etkili bir aracı olarak, internet ve sosyal medyanın demokratik toplumda çok önemli bir rol oynadığını belirtmiştir. Mahkeme, internetin bu fonksiyonu göz önüne alındığında, yetkili makamların interneti düzenlerken dikkatli ve sorumlu bir biçimde hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştir.20

Sonuç

İnternet’in sağladığı belirli imkânları kullanan terörizm, günümüzde demokrasi ve ifade özgürlüğüne yönelik en büyük meydan okumayı teşkil etmektedir. Belki de terörizme verilecek en iyi cevap, terörizmin yıkmayı amaçladığı siyasi değerlerin korunması ve geliştirilmesinde demokratik güçlerin işbirliğini sağlamaktır.

Bu nedenle, demokrasinin temel taşı olan ifade özgürlüğüne saygı gösterirken terörizmin tüm türleriyle mücadele edilmesi gerekliliği hususunda mutabakata varmalıyız. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün hayati rolü göz önünde tutulduğunda, anayasa ve yüksek mahkeme hâkimleri olan bizlerin kısıtlayıcı önlemler karşısında daha ihtiyatlı olmamız gerekmektedir. Bu önlemler, terörizmle mücadele adına uygulanıyor olsalar dahi, ifade özgürlüğünü keyfi biçimde sınırlandırıyor olabilirler.

İfade özgürlüğü; yalnızca çoğulcu siyaset ve sivil toplum için gerekli değildir, kendimizi ahlaki sorumluluk taşıyan bireyler olarak gerçekleştirebilmemizin de bir ön koşuludur. Konuşmamı Rumi’nin özgür ifadeye ilişkin bilgelik dolu sözlerine atıfta bulunarak sonlandırmak isterim: “Köle değilsin, bu yüzden Sultan gibi konuş; fikirlerini dilediğince ifade et”.21

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 


* Avrupa Konseyi tarafından 13-14 Ekim 2015 tarihlerinde Strazburg’da düzenlenen “İfade Özgürlüğü: Demokrasi için Halen bir Önkoşul mu?” konulu Konferansın açılış oturumunda yapılan konuşmanın Türkçe çevirisi.

1 Jean-François Lyotard, "The Other's Rights", Stephen Shute and Susan Hurley (eds.), On Human Rights: The Oxford Amnesty Lectures 1993, (New York: Basic Books, 1993), s.144.

2 A.g.e. s.147.

3.Thomas I. Emerson, Towards A General Theory of the First Amendment(New York: A Vintage Books, 1966), s.10

4 Ronald Dworkin, Freedom's Law: The Moral Reading of the American Constitution, (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1996), s. 200.

5 Adnan Oktar (2), Başvuru No: 2013/514, 2/10/2013, par.35.

6 Jeremy Waldron, The Harm in Hate Speech, (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2012), s.105-106.

7 A.g.e., s.100-104.

8 Fetullah Gülen, (Genel Kurul), Başvuru No: 2014/12225, 14/7/2015, par. 43-45.

9 Bekir Coşkun, (Genel Kurul), Başvuru No:2014/12151, 4/6/2015, par. 64.

10 Bekir Coşkun, par. 70.

11 Ali Rıza Üçer(2) (Genel Kurul), Başvuru No: 2013/8598, 2/7/2015, par.61.

12 Ali Rıza Üçer(2), par. 13, 58.

13 Ali Rıza Üçer(2), par. 59.

14 AK, Bakanlar Komitesi, İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Kılavuz İlkeleri, H (2002) 4, Strasburg, Temmuz 2002.

15 Abdullah Öcalan (Genel Kurul), Başvuru No: 2013/409, 25/6/2014, par. 14. Kararın İngilizce tam metni www.anayasa.gov.tr/ adresinde mevcuttur..

16 Abdullah Öcalan, par. 102, 106, 112

17 Yaman Akdeniz ve diğerleri, Başvuru No: 2014/3986, 2/4/2014, par.26. Kararın tam metni www.anayasa.gov.tr/ adresinde mevcuttur.

18 Yaman Akdeniz ve diğerleri, par.49.

19 Youtube Llc Corporation Company ve diğerleri (Genel Kurul), Başvuru No: 2014/4705, 29/5/2014, par.56-57. Kararın İngilizce tam metni www.anayasa.gov.tr/ adresinde mevcuttur..

20 Yaman Akdeniz ve diğerleri, par. 39; Youtube Llc, par.52.

21 Aktaran Ergin ERGÜL, Rumi: A Source of Inspiration for Universal Justice and Peace, (Konya: Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2014), s.49.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Anayasa Mahkemesinin 53. kuruluş yıldönümü ve yeni seçilen üyemizin yemin törenine hoş geldiniz diyor, sizleri en içten duygularımla ve saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisince Sayıştay kontenjanından Anayasa Mahkemesine üye seçilen ve biraz önce yemin ederek görevine başlayan Sayın Rıdvan Güleç’i tebrik ediyor, üyeliğinin kendisine, ailesine, Mahkememize ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum. Sayın Güleç’in uzun yıllar görev yaptığı Sayıştay’da edindiği bilgi ve deneyimi anayasa yargısı alanında da kullanacağına ve Anayasa Mahkemesine güç katacağına olan inancımı ifade ederek, kendisine başarılar diliyorum.

Ayrıca kısa bir süre önce Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçilen üyemiz Sayın Burhan Üstün’ü ve Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanvekilliğine seçilen üyemiz Sayın Nuri Necipoğlu’nu da tebrik ediyor, yeni görevlerinde başarılar diliyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

20. yüzyılın önde gelen siyaset felsefecilerinden biri olan John Rawls, “Adalet toplumsal kurumların ilk erdemidir” diyor. Rawls’un iyi işleyen bir anayasal düzenin temeli olarak gördüğü adaletin birincil ilkesi, temel hak ve özgürlüklere herkesin eşit şekilde sahip olmasıdır.

Bu anlamda adalet, herkesin hakkı olanı alması ve hak ettiğini bulmasıdır. Adaletin bu yönünü en özlü şekilde ifade eden kişi, hiç kuşkusuz, Mevlana’dır. Mevlana düşüncesinde, adalet her şeyi yerli yerine koymaktır. O’na göre, “ağaçları sulamak” adalettir, “dikene su vermek” ise zulümdür.

Zulmün zıttı olarak görülen adalet, bu topraklarda yüzlerce yıl devlet ve toplum hayatının temel ilkesi olarak kabul edilmiştir. 16. yüzyılda yaşayan Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâ’î adlı meşhur eserinin sonunda “adalet dairesi”ni çizerken, daireyi adaletle başlatıp adaletle tamamlamıştır. Kınalızâde, “adldir mucib-i salâh-ı cihan” (“Dünyanın nizamını ve kurtuluşunu sağlayan adalettir”) demek suretiyle, adaletin evrensel boyutuna ve Osmanlı yönetim anlayışındaki merkezi önemine işaret etmiştir. Adalet, sadece mülkün yani devletin değil, aynı zamanda medeniyetin de temelidir. İnsanlığa örnek teşkil edecek bir medeniyetin inşası ve idâmesi ancak adaletle mümkündür.

Adalet, yalnızca kanunlara değil, onların yorumlanması ve uygulanmasına da hâkim olması gereken bir değerdir. Bu anlamda, hiç kuşkusuz, adaletin gerçekleştirilmesinde en etkili kurumların başında yargı gelmektedir. Mahkemelerin bulunduğu binalara “adliye” ya da “adalet sarayı” denmesinin nedeni de budur. Bir çok dilde “adalet” (justice) kelimesinin aynı zamanda “yargıç” anlamında kullanıldığı da bilinmektedir. Esasen insan hak ve özgürlüklerine dayanan adil bir siyasal ve hukuksal düzenin sürdürülmesinde yargıya diğer tüm organlardan daha fazla iş düşmektedir.

Türkiye’de yargı, belki de tarihinin en önemli ve hassas dönemlerinden birini yaşıyor. Adaletin tesisi gibi son derece ağır bir yük taşıyan yargının, bu yükün altından hakkıyla kalkabilmesinin ve kendisinden beklenen işlevi yerine getirebilmesinin yolu, “vesayet” kavramıyla yüzleşmesinden geçmektedir. Bu konuda sadece yargının kendisiyle yüzleşmesi ve özeleştiri yapması yetmez, aynı zamanda siyasal ve hukuksal sistemin tüm unsurlarının da bir muhasebe yapması gerekmektedir.

Vesayetçi anlayış, demokrasiyi ve hukuk devletini etkisizleştiren, bu kavramların içini boşaltan ve göstermelik hâle getiren bir işleve sahiptir. Vesayetçilik, kurumsal düzeyde demokratik siyasi aklın yetersiz olduğu varsayımına dayanır. Bireysel düzeyde ise kişinin kendi haline bırakılmaması, yönlendirilmesi gerektiği, aksi halde doğru karar veremeyeceği düşüncesinden beslenir. Her iki durumda da kurumsal ve bireysel akla ipotek koyma söz konusudur. Bu nedenle Kant, vesayeti özgürlüğün düşmanı olarak görür ve Aydınlanmanın şiarını, “aklını kullanmaya cesaret et!” şeklinde formüle eder.

Vesayet sadece siyasi alanda değil, yargı alanında da aklın ve vicdanın serbestçe kullanılmasının karşısındaki en büyük tehlikedir. Bu nedenle, gerçek manada yargı bağımsızlığı hukuk devletinin olmazsa olmaz unsurudur. Yargı bağımsızlığı, yargının bir yandan kurumsal düzeyde hiçbir kişiden ve organdan emir, talimat ve telkine maruz kalmamasını, diğer yandan da bireysel düzeyde yargı mensuplarının hiçbir vesayete tabi olmadan akıllarını ve iradelerini serbestçe kullanabilmelerini gerektirir.

Unutmayalım ki, fikri ve vicdanı hür olmayandan hâkim olmaz. Aklını ve vicdanını başkalarına kiralayan veya iradesine ipotek konmasına izin veren kişiden hâkim olamaz. Hukuk devletinde, uzaktan kumandalı yargı da, yargıç da düşünülemez.

Esasen, yargı ve vesayet arasındaki patolojik ilişkinin, bizatihi bir vesayet organına dönüşme ve vesayete tabi kılınma şeklinde tecelli eden iki boyutu vardır. Her iki durum da demokratik hukuk devleti açısından büyük bir tehlikedir. Birincisi yargı, toplum ve siyaset mühendisliğine soyunan bir vesayet kurumu olarak işlev göremez, görmemelidir. Kendisini sistemin sahibi ve nihai koruyucusu olarak gören ve bu nedenle kendisi dışında herkese ve herşeye ayar veren bir yargı anlayışı kabul edilemez. Demokratik toplumlarda yargıya düşen görev, topluma ve siyasete nizam vermek değil, hukuk kurallarını adalet süzgecinden geçirerek uygulamak, bu suretle uyuşmazlıkları çözmektir. Ancak bu durumda yargı ve yargıç, temel hak ve özgürlüklerin teminatı olabilir.

İkincisi, yargı kendisi üzerinde kurulacak her türlü vesayete de kararlılıkla karşı durmalıdır. Başka bir ifadeyle, kurumsal ve kişisel düzeyde yargı bağımsızlığının tam manasıyla sağlanması hayati derecede önemlidir. Sonuç olarak, yargıyı bir vesayet kurumu veya vesayet altında bir kurum olarak konumlandırmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Benzer şekilde, yargı-siyaset ilişkisinin de sakıncalı iki yönünden bahsedilebilir. Yargının kurumsal anlamda siyasal organların etkisi altında kalması ve siyasi mülâhazalar ekseninde ayrışması büyük bir tehlikedir. Bu anlamda yargının siyasallaşması hukuk devletinin sonu olur. Diğer yandan, yargının bir vesayet organı gibi davranarak, siyaseten alınması gereken kararları alması da siyasetin yargısallaşması tehlikesini doğurur. Siyasetin yargısallaşması ise demokrasinin sonu olur. Dolayısıyla yargının siyasallaşması ve siyasetin yargısallaşması demokratik hukuk devleti için aynı ölçüde tehlikedir.

Yargının vesayet ve siyasetle ilişkisini normalleştirmenin ve yargı bağımsızlığını sağlamanın en önemli anayasal araçlarından biri hiç kuşkusuz güçler ayrılığı ilkesidir. Güçler ayrılığı düşüncesinin altında anayasacılığın özü olan gücün sınırlandırılması ihtiyacı yatar. Gücün hukukla sınırlandırılmadığı yerde temel hak ve özgürlükler tehlikededir. Montesquieu’nun ifade ettiği gibi, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tek elde toplanması özgürlüğün sonu olur.

Belirtmek gerekir ki, gücün hukukla sınırlandırılması, sadece yasama ve yürütme için değil yargı için de geçerlidir. Yargının, yetkilerinin ötesine geçerek siyasal alanı dizayn etmeye çalışması güçler ayrılığıyla bağdaşmaz. Demokrasiler için yürütmenin sınır tanımaz tavrı ne kadar tehlikeliyse, yargının jüristokratik tavrı da o kadar tehlikelidir.

Diğer yandan güçler ayrılığı, hiçbir şekilde güçler kavgası ya da güçler savaşı değildir. Tersine, güçler ayrılığı, Anayasa’nın Başlangıç kısmında “belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği” olarak tanımlanmaktadır.

Gerçekten hiçbir organ, diğer organların yardımı ve işbirliği olmaksızın sorunlarını çözemez ve başarılı olamaz. Bu anlamda, devlet gücü kullanan organlar arasındaki işbirliğine her zamankinden daha fazla ihtiyacımızın olduğunu belirtmek gerekir.

Bu çerçevede, yargının mevcut sorunlarını çözmek ve onu daha iyi bir konuma getirmek için müşterek sorumluluğumuzun bulunduğunu, bu amaçla herkesin, her kurum ve kuruluşun gerekli özeni ve özveriyi göstermesi gerektiğini vurgulamak isterim. Bu, sadece şekli bazı değişikliklerle sağlanamayacak kadar ciddi bir mesele olup, hukuk eğitiminden mahkemelerdeki uygulamalara, yargı etiğinden toplumun yargıdan beklentilerine kadar geniş bir alanda bir dizi köklü ve ciddi çalışmayı ve buna uygun adımların atılmasını gerektirmektedir.

Örnek gösterilen bir yargı sistemi kurmak, adalet ve ahlak temelli bir uluslararası düzenin kurucularından ve öznelerinden olmak istiyorsak, toplumun güvenini kazanmış, iyi ve etkin işleyen, bağımsız ve tarafsız bir yargıya sahip olmamız kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

2012 yılının Kasım ayında Mexico City’de düzenlenen ve dünyanın dört bir yanından yüksek mahkeme başkan ve üyelerinin davetli olduğu bir konferansa Mahkememiz adına katılmıştım. Bu konferansta sunduğum tebliğin başlığı “Yeni Türk Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları”, alt başlığı ise “Paradigma Değişimine Doğru?” şeklindeydi. Alt başlığın sonuna bir soru işareti koymuştum, çünkü henüz Mahkemenin bu değişimi gerçekleştirip, “hak-eksenli paradigma”yı benimseyeceği belli değildi. Tebliğde, 2010 Anayasa değişikliği sonucu ortaya çıkan yapısal ve işlevsel anlamda yeni Anayasa Mahkemesinin önündeki en önemli meydan okumanın, bilhassa bireysel başvuru vasıtasıyla bu paradigma değişimini gerçekleştirmek olduğu görüşü dile getirilmişti.

Memnuniyetle ifade etmem gerekir ki, yaklaşık üç yıllık süre içinde Anayasa Mahkemesi bu paradigma değişimini gerçekleştirme yolunda çok önemli mesafe almıştır. Mahkememiz, anayasallık denetimi ve bireysel başvuru yoluyla anayasal ve bireysel adaleti sağlamaya çalışan ve sonuçta temel hak ve özgürlüklerin önemli ölçüde güvencesi haline gelen bir kurum olarak işlev görmeye başlamıştır.

Esasen Anayasa Mahkemesinden beklenen de budur. Zira bilindiği üzere, anayasa mahkemeleri temel hak ve özgürlüklerin seçimle gelen yasama çoğunluğuna karşı da korunması gerektiği yönündeki düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Anayasal demokrasinin alâmet-i farikası haline gelen bu mahkemelerin varlık nedeni, kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek suretiyle anayasal adaleti gerçekleştirmektir. Anayasa şikâyetinin veya bireysel başvurunun kabul edildiği ülkelerde de anayasa mahkemeleri, kamu gücü işlemlerinin temel hak ve özgürlükleri ihlal edip etmediğini inceleyerek, uygulamanın anayasalara uyumunu denetlemektedirler.

Yaşadığımız bu paradigma değişimini, özellikle bireysel başvuru kararları üzerinden takip etmek mümkündür. Bu kararlarda, Anayasa Mahkemesi yaşam hakkından kişi hürriyeti ve güvenliğine, adil yargılanma hakkından ifade ve örgütlenme özgürlüğüne, özel hayata saygı hakkından din ve vicdan özgürlüğüne, bir dizi temel hak ve özgürlüğün koruma alanını genişleten ve standartlarını yükselten bir yaklaşım benimsemiştir.

Bu kapsamda Mahkememiz, tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmalarının önünü açan ve özellikle siyasi temsil hakkının demokratik toplumlardaki önemini vurgulayan kararlar vermiştir. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi, bir avukatın başörtüsünden dolayı duruşmadan çıkarılmasını, din özgürlüğünün ve ayrımcılık yasağının ihlali olarak görmüştür.

Bunların dışında, gözaltında müdafi yardımından yararlandırılmadan mahkumiyet tesisinde; gerekçeli karar uzun süre yazılmadığı için özgürlüğün kısıtlanmasına itiraz hakkının etkin şekilde kullandırılmamasında; uzun yargılamalarda; iddia makamına tanınan imkânlardan savunmanın yararlandırılmamasında; sosyal medyada ve diğer alanlarda ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalarda; sendikal haklarını kullanan kamu görevlilerine disiplin cezası verilmesinde ve daha birçok alanda hak ihlali tespit eden yüzlerce kararımız bulunmaktadır.

Mahkememizin “hak-eksenli” yaklaşımla verdiği tüm bu kararlar, bir yandan ülkemizde uzun yıllar amaçlanan insan hakları standardının yükseltilmesine hizmet ederken, diğer yandan evrensel hukuk birikimine katkıda bulunmamıza imkân tanıyarak uluslararası arenada ülkemizin saygınlığını artırmaktadır. Adalet, eşitlik, özgürlük ve insan hakları gibi evrensel değerleri içselleştirmiş, farklılıkların barış içinde biraradalığını sağlamış ve tüm bu yollarla demokratik rejimini güçlendirmiş bir Türkiye’nin etkili bir yumuşak güce sahip olacağı her türlü izahtan varestedir.

Anayasa Mahkemesinin “hak-eksenli” yeni paradigması, bu ülkede yıllardır tartıştığımız, farklılıkların şiddete başvurulmadan bir arada yaşaması idealine de önemli katkı sunmaktadır. Gerçekten de sadece bizim değil, diğer çoğulcu demokrasilerin de en zor meselesi, farklılıkların biraradalığının sağlanması ve sürdürülmesidir.

Bilindiği üzere, toplumsal düzeyde “öteki” ile bir arada yaşamanın anahtarı hoşgörüdür. Hoşgörü, esasen kişiler ya da gruplar arasındaki ilişkide eşitsizliği hatta belli ölçüde hiyerarşiyi içeren bir kavramdır. Hoşgören, her durumda kendi düşünce ve yaşam biçimini hoşgördüğü kişininkinden daha üstün ve daha değerli görmekte, ancak yine de onunla birlikte yaşama iradesini sergilemektedir.

Siyasal ve hukuksal düzeyde ise birlikte yaşamanın ve yaşatmanın formülü hoşgörüden ziyade “tanıma”dır. Tanıma, ötekinin ontolojik statüsünü kabullenmeyi gerektirir. Bu anlamda, devlete düşen, farklı dünya görüşlerini ve yaşam biçimlerini hoşgörmek değil, onları diğerleriyle birlikte eşit olarak tanımaktır. Bu şekilde bir tanıma, çoğulcu demokrasinin ön şartı niteliğindedir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, 2012 yılında verdiği bir kararda, “demokratik ve laik devletin temel amaçlarından biri, toplumsal çeşitliliği koruyarak, bireylerin sahip oldukları inançlarıyla barış içinde bir arada yaşayabilecekleri siyasal düzenleri inşa etmektir.” demek suretiyle tanıma siyasetine işaret etmiştir.

Mahkememiz bireysel başvuruya ilişkin geçen yıl verdiği bir kararında da, tanıma ve onun sonucu olan çoğulculuk siyasetinin gereklerini şu şekilde ifade etmiştir:

“... “tanıma”, devlet-birey ilişkilerinde devletin, tüm din veya inanç gruplarının varlıklarını eşit şekilde kabul etmesini gerektirir... Çoğulculuk ise herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak toplumsal ve siyasal yaşama katılmasıyla mümkündür. Farklılıkların ve farklı olanların tanınmadığı ve tehditler karşısında korunmadığı bir yerde çoğulculuktan bahsedilemez. Çoğulcu toplumda devlet, bireylerin kendi dünya görüşlerinin ve inançlarının gereğine uygun olarak yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Devlet, toplumda var olan görüşlerden veya yaşam tarzlarından birini “yanlış” kabul etme yetkisine sahip değildir. Bu bağlamda Anayasa’da yer alan sınırlama sebepleri bulunmadıkça, farklılıkların bir arada yaşatılması, çoğunluğun ya da azınlığın hoşuna gitmese de çoğulculuğun bir gereğidir.”

Barışçıl biraradalığın tarih boyunca güzel örneklerini sergileyen bir medeniyetin mirasçıları olarak, bu konuda ihtiyaç duyduğumuz esin kaynağını kültürel kodlarımızda bulabiliriz. Mevlana’nın “Ne olursan ol, yine gel” ve Hacı Bektaşi Veli’nin “Okunacak en büyük kitap insandır” gibi sözlerinde ifadesini bulan insan odaklı anlayış, farklılıkların yönetiminde gerekli olan zihinsel iklimi sağlamaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Mahkememizin paradigma değişimi sürecinin henüz başında olduğunu da belirtmek isterim. Daha alınacak çok mesafe olduğunun, bu değişimin tamamlanması ve istikrarlı bir hâle getirilmesi gerektiğinin farkındayız.

Ayrıca, her dönüşümün sancılı olduğu da bilinmektedir. Bu süreçte karşılaştığımız zorlukların başında, hepinizin bildiği gibi, artan iş yükü gelmektedir. Mahkememizin “hak-eksenli” kararları, biraz da paradoksal olarak, bireysel başvuru sayısının gittikçe artmasına neden olmaktadır.

Bugün itibariyle elimizdeki bireysel başvuru sayısı 18.009’dur. Bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana toplam 20.689 başvuru sonuçlandırılmıştır. Sonuçlanan başvuruların çok büyük bir kısmı, bireysel başvuruyu benimseyen Almanya ve İspanya gibi ülkelerdeki uygulamalara benzer şekilde, esastan incelemeye değer görülmemiştir.

Esastan incelenen 637 başvurudan 572’sinde en az bir anayasal hakkın ihlal edildiği tespit edilmiştir. Buna göre Mahkememiz, esastan incelemeye değer gördüğü başvuruların yaklaşık %90’ında ihlal kararı vermiştir.

İhlal kararlarının 455’i (% 76,60) adil yargılanma hakkına, 48’i (% 8,08) kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına, 26’sı (% 4,38) sendika hakkına, 18’i (% 3,03) mülkiyet hakkına ve 12’si de (% 2,02) ifade özgürlüğüne ilişkindir. Adil yargılanma hakkı ihlallerinin, yüzde seksenden (% 80) fazlasının makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olduğu gözetildiğinde, temel hak ve hürriyetlerin ihlalinde yapısal sorunların rolü daha iyi anlaşılmaktadır.

Mahkeme olarak, bireysel başvuruya ilişkin iş yükünü gidermeye yönelik çalışmalarımız devam etmektedir. Bilhassa filtreleme sisteminin daha etkin hâle getirilmesi, Bölümlerin ve Genel Kurul’un tüm hukuk sistemini ilgilendiren, yapısal sorunlardan kaynaklanan başvurular üzerinde daha fazla odaklanması ve raportörlerin haklar temelinde gruplandırılarak uzmanlıklarına göre görevlendirilmeleri gibi tedbirler almakta ve bunları uygulamaktayız.

Ancak, Anayasa Mahkemesinin işleyişinin daha etkin hâle getirilmesi tek başına sorunu çözmüyor. Bir kere, bireysel başvurunun kanun yollarından sonra yeni ve “süper” bir temyiz imkânı sunmadığının herkes tarafından anlaşılması gerekmektedir. İkincisi, bireysel başvuru sayısının azalması ya da sistemi tıkayacak ölçüde artmaması, kamu gücü kullanan idari ve yargısal makamların daha hassas davranmasına bağlıdır. Bireysel başvurunun ikincilliği ilkesi, esasen hak ihlallerinin öncelikle ve özellikle derece mahkemeleri önünde giderilmesini gerektirmektedir.

Tüm zorluklara ve sıkıntılara rağmen bireysel başvuru, ülkemizin hak ve özgürlükler standardının yükseltilmesinde, Anayasa Mahkemesinin ve belki de tüm yargı sisteminin dönüşümünde önemli bir işlev görmektedir. Bu durum, esasen tam da yukarıda ifade etmeye çalıştığımız devlet organları arasındaki işbirliğinin önemli bir yansımasıdır. Bireysel başvuruda şayet bir başarı varsa, bu başarı sadece Anayasa Mahkemesine değil, aynı zamanda diğer kurumlara, özellikle de yasama organına ve son tahlilde egemenliğin kaynağı olan milletimize aittir. Bu vesileyle, emeği geçen herkese ve her kuruma Mahkememiz adına şükranlarımı sunmayı kadirşinaslığın bir gereği olarak görüyorum.

Diğer yandan, belirtmek gerekir ki verilen ve verilecek olan her karar eleştiriye açıktır. Yargıçlar ve mahkeme kararları kutsal değildir. Herkes gibi yargıçlar da hata yapabilir, yanlış karar verebilir. Bu nedenle, yargının eleştirileri normal karşılaması ve muhtemel hataları düzeltmek için dikkate alması gerekir.

Anayasa Mahkemesi olarak her türlü eleştiriyi değerlendirdiğimizi ifade etmek isterim. Örneğin yapılan eleştirileri dikkate alarak, iptal kararlarının gerekçesi yazılmadan açıklanması uygulamasından vazgeçtik. Bu değişikliğin amacı, hem Anayasa’nın üstünlüğünü koruması gereken bir organ olarak Mahkememizin Anayasa’ya uygun davranmasını, hem de kararların eskiden olduğundan daha hızlı şekilde gerekçesiyle birlikte açıklanmasını sağlamaktır. Kısacası Mahkememiz, haklı ve yapıcı eleştirilerden yararlanmaktadır ve yararlanmaya devam edecektir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Konuşmamın son bölümünde ülkemizin gündeminden hiç düşmeyen “yeni anayasa” konusundaki görüşlerimi ilkesel düzeyde ve beş madde altında sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk olarak belirtmek gerekir ki, ülkemizin bugün itibariyle ulaşmış olduğu ekonomik ve siyasal gelişmişlik düzeyinde, yeni anayasa kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni bir anayasanın gerekliliği noktasında, toplumda çok geniş, hatta tam bir mutabakat olduğu bilinmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan, anayasa yapımı sürecinin tüm aktörlerinin etkili bir irade ortaya koymalarıdır.

Bilindiği gibi, anayasa yapımı için elverişli bir iklime ihtiyaç vardır. Bu iklimin oluşması ise söylem ve eylemlerde kutuplaşmayı değil, diyalog ve uzlaşmayı öne çıkaran, dışlayan değil kucaklayan, yıkıcı değil yapıcı olan pozitif bir tavrı gerektirmektedir. Yeni anayasa için elverişli iklimi hazırlamak da sivil ve siyasal toplumun tüm unsurlarıyla birlikte hepimizin ortak sorumluluğudur. Toplumun mümkün olduğu ölçüde tüm kesimlerinin sürece katılması ve bu ülkede yaşayan herkesin ortaya çıkacak olan “toplum sözleşmesi” niteliğindeki belgeyi “benim anayasam” duygusuyla sahiplenmesi, ancak bu ortak sorumluluğun yerine getirilmesiyle mümkündür. Ayrıca, anayasa yapımı sürecinde toplumsal ve siyasal aktörler arasında gerçekleşecek diyaloğun sağlıklı ve çarpıtılmamış iletişime dayanması, şiddet içermemek ve ötekinin varlığına kastetmemek kaydıyla her türlü görüş ve düşüncenin rahatlıkla savunulduğu serbest bir tartışma ortamının sağlanması gerekir.

İkinci olarak, yeni anayasa bürokratik vesayetin tüm unsurlarını tasfiye ederek demokratik siyasetin alanını genişleten, bunun yanında temel hak ve hürriyetleri tam olarak güvenceye alan, hukuk devletini tüm kurum ve kurallarıyla tesis eden bir muhtevaya sahip olmalıdır. Başka bir ifadeyle, sağlıklı bir anayasal demokrasi, toplumla devlet kurumları arasında değer çatışmalarının yaşanmadığı, çoğunluğu elde eden siyasi kadroların yönetime geldiği ve fakat azınlıkta kalanların da temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, en önemlisi herkesin kendisini eşit ve özgür vatandaş olarak görebildiği bir düzeni gerektirir.

Üçüncü olarak, anayasa yapım sürecinde anayasal tecrübemizin olumlu ve olumsuz yönlerinin mutlaka dikkate alınması gerekir. Unutmayalım ki yeni anayasa arayışı bugüne has bir konu değildir. Bu ülke, yaklaşık 150 yıldır anayasasını arıyor. 1876 Anayasası’nın mimarı olan Midhat Paşa, 1878 yılında yazdığı bir makalede anayasayı “hastalıklarımızın yegane ilacı, iç ve dış düşmanlara karşı mücadelenin bize avantaj sağlayan tek aracı” olarak görüyordu.

Midhat Paşa’dan bu yana, anayasa değişikliklerini bir yana bırakırsak, tam beş anayasa yaptık. Kanun-i Esasi’den bugünkü Anayasa’ya kurumsal ve ilkesel düzeyde çok önemli devamlılıklar olduğunu görebilmek için sadece bu iki metni yanyana koyarak okumak bile yeterlidir. Kısacası, yeni anayasa yapım sürecinde bu devamlılıkların ve oluşan anayasa geleneğinin de hesaba katılması gerektiği açıktır.

Dördüncü olarak, yeni anayasanın içeriği ve bu anlamda kurumsal tercihleri belirlenirken mukayeseli anayasacılığın bize sunduğu tecrübeden de yararlanmak gerekir. Bu noktada demokratik anayasacılığın evrensel ilkeleriyle, içinde yaşadığımız toplumun sosyolojik, siyasal ve kültürel özelliklerinin optimal düzeyde uyumunun sağlanması ihtiyacı vardır.

Kopyala-yapıştır yöntemiyle yeni anayasa yapılması ne kadar yanlışsa, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, çoğulculuk gibi demokratik anayasaların olmazsa olmaz unsurlarını dikkate almadan bir anayasa yapmaya çalışmak da o derece yanlış olur. Kısacası, toplumsal bünyemizi ve siyasal kültürümüzü de dikkate alarak, güçler ayrılığına dayalı iyi ve etkin işleyen bir sistem kuran, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılabilmesi mümkündür.

Beşinci ve son olarak, yeni anayasanın önündeki en önemli engellerden biri, telifi çok zor görüş ve önerilerin herşeye ve herkese rağmen anayasallaşmasının istenmesi olabilir. Bu durumda, sürece katılan aktörlerin maksimalist taleplerini gözden geçirmeleri, belki de bulundukları pozisyondan bir adım geri atmaları gerekebilir. Esasen, gelinen noktada olağan bir dönemde halkımızın kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapabileceğini göstermek, sosyal psikoloji açısından, yapılacak anayasanın içeriğinden çok daha önemli hâle gelmiştir.

Öte yandan, yeni anayasa tüm sorunları dokunduğunda bir çırpıda çözecek sihirli bir değnek değildir. Hiçbir anayasa tek başına sorun çözemez. İyi işleyen demokrasilerde anayasalardan beklenen; toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuksal sorunları çözmek için gerekli zemini sağlamalarıdır. Bu nedenle, içini nasıl doldurursak dolduralım, iyi bir anayasa kadar, belki ondan daha önemlisi iyi anayasa yorumcuları ve uygulayıcıları gereklidir.

Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde de Türkiye’nin yeni anayasa arayışının devam edeceği anlaşılmaktadır. Slavoj Žižek’in arayış sürecinin paradoksal doğasını açıklamak için anlattığı bir fıkra var. Konuşmamın bu kısmını, biraz da bizdeki anayasa arayışını çağrıştırdığı için, bu fıkrayla tamamlamak istiyorum.

Askerlikten kurtulmak için deli numarası yapan er, takıntı sendromu geliştiriyor. Eline aldığı kağıt parçalarını okuyup “bu değil”, “bu değil” diye sağa sola fırlatmaya başlıyor. Eri psikiyatriste sevk ettiklerinde, doktorun odasında da aynı şeyleri yapmaya devam ediyor. Doktor, masasında bulunan tüm kağıtları hatta çöp sepetinde olanları bile inceleyip “bu değil” diye dağıtmaya devam eden adamla ilgili kararını veriyor: “Askerlik için elverişli değildir”. Doktorun raporunu eline alan adam şöyle bir bakıyor ve “işte bu!” diyor.

Žižek, bu örnekten hareketle arayış sürecinde yaşanan başarısızlığın, arananın bulunmasıyla sonuçlanan başarıyı getirebildiğini söyler. Buna göre, aranan nesneyi üreten bizatihi arayış sürecidir. Umarız, ülke olarak arayış sürecinin sonunda “yeni anayasa”ya kavuşuruz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu vesileyle, geride bıraktığımız aylarda emekliye ayrılan üyemiz Sayın Zehra Ayla Perktaş’a ve önceki Başkanımız Sayın Haşim Kılıç’a, Mahkememize katkılarından dolayı şükranlarımı sunuyorum. Sayın Kılıç, 25 yıl boyunca yerine getirdiği üyelik, başkanvekilliği ve başkanlık görevlerinde bu Mahkemeye ve ülkemize büyük hizmetler yapmış, belki de en önemlisi yukarıda ifade etmeye çalıştığım paradigma değişiminin öncüsü olmuştur. Kendilerine emeklilik hayatlarında, sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum.

Geçen yıl hayatını kaybeden emekli üyelerimizden Selahattin Metin’e ve geçen hafta vefat eden emekli başkanlarımızdan Şevket Müftügil’e Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyorum.

Ayrıca, insanımızın hak ve özgürlüklerinin teminatı olan, milletimizin güven ve teveccühünü kazanan ve nihayet nitelikli kararlarıyla dünyada örnek gösterilen bir Anayasa Mahkemesi idealiyle, fedakarca çalışan başkanvekillerimize, üyelerimize, raportörlerimize, raportör yardımcılarımıza, yöneticilerimize ve tüm personelimize teşekkürlerimi sunuyorum.

Son olarak, öğleden sonra başlayıp yarın da devam edecek sempozyumda bireysel başvuru kapsamında verdiğimiz kararlar masaya yatırılacak, eleştiri ve öneriler dile getirilecektir. Katkı yapacak olan değerli konuşmacılara ve tüm katılımcılara Mahkememiz adına şimdiden teşekkür ediyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Misafirler,

Konuşmama son verirken, kuruluş yıldönümü ve yemin törenimizde aramızda bulunmanızdan dolayı bir kez daha şükranlarımı sunuyor, sağlık ve afiyet diliyorum.

 

Zühtü ARSLAN
Anayasa Mahkemesi Başkanı